29 Nis 2013

En pahalı fotoğraf ekipmanını almalıyım

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Evet? Böyle düşünmeyen var mı? Hele mali olarak sorununuz yoksa ya da fotoğraf merakınız üst düzeydeyse, insanı böyle düşünceler esir alıyor. 7-8 yıl önce Venedik turu için 200$'lık bir kompakt makine için dükkana girip 1100$'lık video kamera alan ben de aynı durumdaydım. Hala o "dürtüler" devam etse de şu anda az çok dizginleyebiliyorum (en az RTE kadar doğru söylüyorum hamdolsun...).

45,000$'a gömlek isteyen? İçkim yok sigaram yok, ben almasam kim alacak?
Meseleyi soruya çevirelim: Neden çok para harcıyoruz? Soru kolay, cevabı zor. Aslında cevabı da kolay, ama cevabı kabul etmesi zor. Cevabın doğruluğunu kabul ettin diyelim, kabul etsen bile "ben böyle yapmıyorum" diyebilirsin. İnsan psikolojisi ilginç. "Ben değil başkaları böyle."

Soruyu sormanın üç şekli var:
1- Neden çok para harcıyorsun?
2- Neden çok para harcıyoruz?
3- İnsanlar neden çok para harcar?

Sorular arasında sana düşündürdükleri açısından fark var. 3. soruda biraz daha acımasız cevap vermek için şansın var çünkü "insanlar" diyorum ve sanki seni ayırıyorum. 1. soruda daha yumuşak ve rasyonel cevaplar düşünürsün çünkü soruyu "sen" olarak sordum. "Sen" de çok harcıyor olabilirsin ama "sen"in sebeplerin ve geçerli bahanelerin var, değil mi? 2. soru ikisinin biraz karışımı. İçinde empati var: "Biz".

Size düşünmeniz için bir iddia: Bazen duyarsınız, "Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor" derler. Belki de doğrudur. Bunu düşünün, yazının en sonunda tekrar döneceğiz.

Neden altın kaplama almıyım ki? Mezara mı götürcem parayı?
Not: Ben ekonomist değilim, basit(!) bir mühendisim. Bu yazıdakilerin çoğunu aldığım 1-2 derste gördüm ve fotoğraf konusuyla birleştirdim. "Vay i.neee" demeden önce bir düşünün: Bu konular bir şekilde okullarda öğreniliyor ve piyasaya birsürü mezun sürülüyor. Ve bu mezunlar bu bilgileri piyasada para kazanmak için kullanıyor. Şimdi, "öğrendiğini satıp para kazanan"lar mı suçlu yoksa bu işi bedavaya yapan ben mi :)

Bu yazı fotoğrafla %100 ilgili değil, daha çok satın alma alışkanlıkları ve davranışları üzerine. Bence çok ilginç bir konu. Yaptığım işle çok ilgisi olmamasına rağmen bu konuda ekstra ders aldım. Size de bu konuyla ilgili 1-2 yazı daha okumanızı tavsiye ederim. Kesinlikle bu yazı içinde birşeyler size faydalı olacaktır.

1 TL'YE ÇAY


Size bir soru: 1TL mi daha değerli yoksa sabah kahvaltısında simitin yanındaki 1TL'lik çay mı? Pek çoğunuz (ben dahil) 1TL'nin cebimde durmasındansa simitin yanında çay olarak durmasını tercih edersiniz. Doğru ya, 1TL ile ne yapabilirsin ki?

İşte bu son tümce, yani "1TL ile ne yapabilirsin ki?" lafı ekonomik teorideki "Opportunity cost" terimini anlatıyor. Türkçesi "fırsat maliyeti" ya da "alternatif maliyet". Anlamı kısaca şöyle: Bir mala ya da hizmete harcadığın para ile, hangi diğer mal veya hizmetleri alabilirdin?

"Her seçiş bir vazgeçiştir" lafı bu terimin temeli. Bir şeyi seçiyorsan, başka birşeyden vazgeçiyorsun demektir (ya da her gördüğünü alabilirsin :) ).

Fotoğraf ekipmanına uygularsak: Sony RX-1'e harcadığın 2800$ ile neler alabilirdin ve bu aldıkların sana RX-1'in üzerinde mi altında mı değer getirirdi? RX-1'e harcadığın parayla yapabileceğin şeylerin bazıları şunlar:
- 6 ay ya da 1 yıl daha bekleyip RX-1'in fiyatının düşmesini beklersin ve fiyatı düşünce alırsın. Bu beklediğin zaman zarfında RX-1 sana ne kazandırırdı? Aradaki fiyat farkıyla neler yapabilirsin?
- RX-1'e verdiğin parayla hayalini kurduğun tatile gidebilirsin, ve 100$'lık bir makine ile tatil hatıralarını çekersin.
- 2800$'a daha uygun fiyatlı bir DSLR alıp 2-3 kaliteli objektif alabilirsin.
- 1000$'a Sigma DP Merrill alırsın, aradaki fiyat farkıyla tatile gidersin ya da kız/erkek arkadaşına güzel bir hediye alırsın.
- Borsaya yatırım yapar, paranı arttırabilir ya da kaybedebilirsin. Aynı şekilde loto oynama ya da bankaya faize yatırmak da var (5 vakit namaz kıldığı halde parasını "kar payı" veren bankalara yatıranları es geçelim, zaten "kar payı" ile "faiz" aynı şey değil di mi ama?).
- Elinde bir fotoğraf makinen varsa o makineyi daha iyi kullanıp daha iyi fotoğraflar çekmeyi öğrenebilirsin.
- Bağış yaparsın. Örneğin Darülazece'deki yaşlı ve çocuklara bağış yapar veya yaklaşık 20 hafta boyunca her haftasonu onlara hediye götürebilirsin.

Güzel alet be! Ayrıca bence seksi de.

Seçenekler sınırsız, ve hepsinin ayrı ayrı getirisi ve götürüsü var. Eminim yazdıklarımın bazılarını düşünmediniz, ya da farklı fikirleriniz var. Aslında mesele de tam burada: Seçenekler sonsuz! Özellikle 2800$ bankadaki son paranız değilse!

Örneğin bankada 200,000$'ınız var ve uyuzun biri size "RX-1'e vereceğin parayla başka neler yapabilirsin?" diyor. Şöyle bir cevap verebilirsiniz: "RX-1'i bir alayım da, kalanı sonra düşünürüm." Neden böyle bir cevap? Çünkü RX-1'den sonra bankada 197,200$ daha olacak! Yani rahatsın.

Peki bankada 3000$'ın varsa, ya da 2850$, ya da 1500$? İşte o zaman kafanda birşeyler netleşmeye başlar (ve beyinde fosfat ihtiyacı belirir :) ).

SEÇENEKLER SINIRSIZ... AMA...

Seçenekler sınırsız dedik. Ekonomik sistemler, para harcama mekanizmaları (kağıt para, çek, kredi kartı vs..), mevcut borçlar-alacaklar, evin masrafları, reklamlar, internet-TV tartışmaları vs.. derken seçenekler sınırsız olsa da bu seçenekleri göremeyecek kadar "kör" hale geliyoruz. Ve insanlar "karmaşık" ya da "karışık" şeylerle karşılaşınca ne yapar? Elbette "kısayol" düşünür. "KISAYOL".

Bu "kısayol" her zaman doğruya gitmek zorunda değil. Aslında buradaki "kısayol"un anlamı genelde "elimden/kafamdan çıksın da ne olursa olsun" şeklinde. Karışık geldiyse bir örnekle anlatayım:

TV almak istiyorsunuz. Benim yaptığım hatayı yapmamak için önceden araştırma yaptınız ve seçenekleri dörde indirdiniz: 55" Plazma TV 4000 TL, 65" Plazma TV 5500 TL, 55" LCD TV 3600 TL ve 50" Plazma TV 3600TL.

5500 TL'ye çıkabiliyorsunuz ama 65lik TV'nin boyutunu görünce hem odanız için çok büyük olacağına karar verdiniz hem de çamaşır makinesi için bütçe yaratmak istediniz. Bu yüzden 65" elendi. Ne yaptık özetleyelim: 4 TV seçeneğiniz vardı, pahalı olanı elediniz ve elinizde şunlar kaldı:
- 4000 TL 55" Plazma TV
- 3600 TL 55" LCD TV
- 3600 TL 50" Plazma TV

Hareketli film sahnelerinde ve oyunlarda plazmanın avantajını gördünüz, ayrıca siyahlar plazma ile daha siyah. "400 TL ile birşeyler yaparım, 50" bana yeter" dediniz ve 50" plazmayı almaya karar verdiniz. Nasıl? Mantıklı değil mi? 400TL ile neler yapılmaz ki? Seçenekler sonsuz.

Yalnız, satıcı çocuk biraz kıl çıktı ve size "abi bak sana 20 BluRay 007 James Bond serisi vereyim, yanında da 10 müzik CD'si ve 10 PS3 oyun seç, LCD TV'yi de sana 4000TL'ye bırakayım" dedi. Haydaaaa... Son seçenekler şunlar:

- 4000 TL 55" Plazma TV
- 4000 TL 55" LCD TV + 20 BluRay + 10 müzik CD'si + 10 PS3 oyun.
- 3600 TL 50" Plazma TV

İkinci seçenek şöyle olsaydı kolaydı: 2000 TL 40" LCD TV + CD/DVD/Oyun + PS3 oyun aleti + Casio kol saati. Ama durum böyle değil, kaliteler yakın ve LCD alırsan evdeki dolaplar dolacak! Ve bir anda kafandaki plazmanın avantajları silindi, seçenekler arasında LCD de girdi.

Araştırmalar gösteriyor ki, müşterilerin çoğu ikinci seçeneği seçiyor! Neden? Cevap: KISAYOL! Biraz önce 400TL ile neler yapacağına karar veremezken biri kalktı seni film ve oyunla sınırlandırdı (400TL'ye sadece BluRay ve PS3 oyun alabileceksin, başka seçeneğin yok), buna rağmen sen mutlusun çünkü artık seçmek zorunda değilsin! 400TL'nin içi boş, yani içini doldurmak zorundasın ama satıcı çocuk sana "gerçek" bir seçenek sundu. İnanmıyor musunuz? Daha biraz önce çayı 1TL'ye tercih eden kimdi?

Çay = Gerçek bir seçenek.
1TL= ... Para, ama içi boş, anlamsız. 1TL... ama ne?

Şimdi "1TL ve 400TL ya da çayla TV aynı şey mi ulen?" diye düşünenler için cevabım: Evet, aynı.

HERŞEY GÖRELİ

Göreli = İzafi. Türkçe'yi unutan yabancı dil hayranları için "relative" diyebiliriz.

1 TL = 400 TL demiştim. Aşağıdaki örneklere bakalım:

1) 5 TL > 20 TL. Bu da saçma, değil mi?

Flaşınız için 4lü kalem pil alıyorsunuz. Gittiğiniz dükkanda pil 10 TL. Ama siz 5 dakika mesafedeki dükkanda aynı pilin 5 TL'ye satıldığını biliyorsunuz. 5 dakika o dükkana yürüyüp ucuz pili alacaklar el kaldırsın? 5 dakikada 5TL, iyi para.

Şimdi flaşlarınız bozuldu ve iki yeni flaş alacaksınız. Yeni Canon 600EX-RT'nin Türkiye garantili fiyatı şu anda 1400-1700TL arasında. Bildiğiniz bir dükkana gittiniz ve fiyatı sordunuz: 3225TL. 10 dakika önce başka bir dükkanda 3205 TL idi ama şimdi bulunduğunuz dükkanda satıcı 3225'ten aşağı inmiyor. 20 TL için diğerine gitmeye değer mi? Çoğu kişi için değmez. 10TL'lik malda 5TL %50 demek ki bir pil daha alırsın, 3225TL'lik malda 20TL hiçbirşey değil.


2) Başka bir örnek: 80,000 TL'lik bir araba alıyorsunuz, satıcı 2,000TL'ye boyayı mattan parlak renge çevirmeyi teklif etti. Anında kabul ettin. 2,000TL birşey mi? 80,000TL veriyorsun arabaya.

Arabayı aldın, çıktın ayakkabı almaya gittin. 70TL'ye bir ayakkabı aldın, satıcı "abi bu boya piyasadaki en iyi boya, ayakkabıyı jilet gibi yapar" dedi ve boyaya 70TL istedi. 70TL mi? 70TL'lik ayakkabıya 70TL boya alınır mı?

Biraz önce şak diye 2,000TL'yi veren adam 70TL için kavga mı ediyor? Peki 500TL'lik ayakkabı alsaydın? Boya aynı boya, ama ayakkabının değeri arttıkça senin itiraz olasılığın azalır.

Şimdi, 70TL mi büyük 2,000 TL mi?

3) RX-1 alıyorsun. Satıcı SD kart, taşıma çantası ve LCD korumasını sadece 80 TL'ye önerdi. Normalde bunların toplamı 100TL. Bunların hepsi sende zaten var ama RX-1'e verdiğin para 6000TL civarında, yani 80TL hiçbirşey değil. 20 TL indirim de var, "ver gitsin" diyorsun.

Eve dönerken yolda markete uğradın, meyva reyonunda benzer görünümlü iki farklı elma var. Biri 3TL diğeri 4 TL, arada 1TL var. "Hangisini almalı" diye düşündüğün süre, 80TL'yi harcamaya karar verdiğin süreden uzun mu kısa mı? 80 kilo elma alacaksın ki 80TL'ye gelsin.

"Ama aynı şey değil" diyenlere cevabım: Aynı şey. 1TL 80TL'den daha değerli.

Çünkü kafa şu hesabı yapıyor: "6000TL'de 80TL ne ki", ya da "80,000TL harcamışsın, 2,000TL daha harca", veya "20TL için oraya gitmiyim, ha 3225TL ha 3205TL".

RX-1'e 6000TL veren adam, 325TL verip (180$) parasoley de alır, değil mi? Ama aynı adam hergün aldığı simite 25 kuruş zam geldiğinde bütün gün söylenir... Herşey göreli güzel kardeşim.

AH BU KREDİ KARTI YOK MUUU...

Türkiye'de bankalara borçlananların sayısı son 10 yılda belki 10 kat arttı. 10 değil mi? Hadi 5 kat olsun. Kredi kartları bunun bir numaralı sorumlusu. Tarım sektöründe ve diğer bazı üretim sektörlerinde alınıp ödenemeyen kredileri saymıyorum. Türkiye'deki bankaların %80'inin yabancı ortağının olduğunu (ya da tamamen yabancılar tarafından satın alındığını) düşünürseniz, aslında çoğumuz başka bir ülkeye borçluyuz. Son bulduğum bilgiye göre:
Anlatabildim mi? Hatırlarsanız banka batıranlar artınca hükümet "önlem" olarak banka sahipleri hakkında ciddi kanunlar getirmişti. Bu yüzden banka sahipleri de yabancı ortak almayı ya da bankayı tamamen yabancıya satmayı uygun gördüler. Sonuç yukarıdaki gibi. Dikkat ederseniz "batık" Yunanistan'dan bile iki banka sahibi var. Elbette yabancı yatırımcı gelsin, ona itiraz etmiyorum da banka dediğin şey çok ciddi bir mesele. Artık ülkeleri hükümetler değil bankalar ve finans kuruluşları yönetiyor. Ne yazık ki durum böyle. Sen bankalarını elin adamına verirsen de... Kaderin büyük oranda kimin ellerinde oluyor?

Neyse, konumuz bu değil elbet. Konumuz kredi kartı ve harcama alışkanlıkları. Şöyle bir gerçekle başlayalım: Parayı nakit olarak harcamak, kredi kartıyla harcamaktan daha zor. Zor işte. D800 alırken cebinden para çıkarıp vermek mi seni üzer yoksa kartı verip "zzzt" diye para çekildiğinde mi? Ne kadar zengin olursan ol, cebinden para çıkarıp teker teker saymak adama "koyar". Kart kolay, şifre gir gitsin.

1) Filmli makineniz var. Her çektiğiniz filmi bastırdığınız ya da taratıp DVD'ye attırdığınız için (adam gibi tarayıcınız yok kabul edelim), her poz para. Yani her deklanşöre bastığınızda tak 50 kuruş (farazi söyledim).
- Aaa ne güzel kuş dur çekeyim: "Tak" 50 kuruş.
- Vay simitçi amca hemen asılayım deklanşöre iki kare alayım: "Tak" 100 kuruş.

Her çektiğin kare "masraf" olduğu için çektiğin kare sayısını sınırlarsın. Makinede sadece 36 kare olmasının da etkisi var ama en büyük etkenlerden biri her pozun parasal karşılığının olması.

Sayısal makinelerde böyle değil. O gün 5000 tane çek, eve gel beğendiklerini seç, beğenmediklerini sil, basmaya değer bulduklarını basıma gönder. Karanlık oda yok, kimyasallarla uğraşmak yok, banyo eden adamın insafına kalmak yok. "Kolay" yani.

Nereye geliyorum:
Film = Nakit ödeme
Sayısal makine = Kredi kartı.

800TL asgari ücreti olan adamın elinde 1500TL'lik telefon. Nasıl oluyor? Zzzt kredi kartı, 12 ay vade. Bugün 650D almış birinin 6 ay içinde elinde ortalama 5000 kare poz oluyor. Neden? Çünkü "bedava". Aslında bedava değil. Sudan ucuz filmli makineler var, ve çekimlerini sınırlarsan 650D'ye verdiğin parayı filmli bir makinede 5 yılda anca harcarsın ama çekerken "ooh bedava, asıl babam" türküsü... Eğer firmalar makineyi ucuza satıp çektiğin kare başına fatura gönderseydi 6 ayda kaç kare çekerdin?

2) Pizzacıya gittiniz, 2 arkadaş aile boyu pizza söylediniz. Çatlayana kadar yediniz ve ödediniz gittiniz. Herkes mutlu.

Şimdi aynı pizzacıya gittiniz, pizzacı "her yudum 20 kuruş" dedi. Aynı şekilde çatlayana kadar yer misiniz yoksa "rejimdeyim zaten" mi dersiniz?

Hangi durumda pizzayı daha mutlu yerdin?

3) Fotoğraf kursuna yazıldın. Üç ödeme şekli var: 2 ay önce, kurs başladığı gün ve kurstan iki ay sonra. Hangi ödeme şekli seni daha mutlu eder? Benim cevabım: 2 ay önce ya da 2 ay sonra ödediğim. Alacağın indirim bir tarafa, 2 ay önce ödediğin para artık sana görünmez, hatta unutmuş bile olabilirsin. Kursun ilk günü ya da kurs devam ederken "para" aklına pek gelmez. Ama kursun ilk günü biri gelip "hadi pamuk eller cebe" derse, o gün kursun bütün zevki kaçar.

4) Telefon ve internet faturalarını otomatik ödemeye bağladın. Otomatik ödeme için banka ekstra ücret alıyor ve internet ve telefon faturaların kullanımının çok üzerinde. Yani o kadar hızlı internete ve o kadar çok dakikaya ihtiyacın yok. Bir firma geldi ve "bilgisayarına ve telefonuna kuracağımız yazılımla kullanımını ekranda sürekli takip edebileceksin ve ay sonunda faturanı bankaya elden yatıracaksın, ama faturaların azalacak" dedi. Şimdi... Telefonda konuşurken ya da bilgisayarda gazete okurken faturanın sürekli arttığını görmek aylık faturanı %99 ihtimalle düşürecektir çünkü gözün sürekli o artan faturada olacak. Ama faturalar düşerken, internet ve telefon kullanırken aldığın zevk de düşecek! Hatta belki internette yapmak istediğin şeyleri yapmayacak, telefonda aramak istediğin kişileri aramayacaksın.

Buradan aslında şu sonuç çıkıyor: Ödemeni görmezsen rahatsın. Bu kadar basit. Kredi kartları, ön ya da geç ödemeler, otomatik ödemeler vs.. aslında kolaylık ama aynı zamanda tüketicilerin harcamalarını arttıran birer taktik.


HARCAMALAR ÖNCE BEYİNDE

Normal insanlar büyük miktarlarda para harcayacaklarsa plan yaparlar. Hatta kağıt-kalem alıp birşeyler karalama isteği uyanır insanın içinde. Çok para harcayacak şirketler için de durum aynı: Yönetim kurulu para harcama yetkisi vermeden önce "para nereye gidecek, nasıl gidecek, dönüşü nasıl ve ne zaman olacak" raporları görmek ister. Olması gereken şey budur değil mi? Size çok mantıklı (ya da "rasyonel") geliyor değil mi? (Geçen sene Türkiye'de "herkese tablet verecez, uçacaz gidecez" haberleri patlak verdiğinde anlaşıldı ki ortada bir maliyet çalışması yok. Sadece Erdoğan "talimat" verdi diye böyle bir yatırıma gidiliyor. Bilmemkaç milyar dolarlık yatırım düşünüyorsun ve ortada bir maliyet raporu ve hatta adam gibi bir plan yok. Komik benim ülkem. İlk maliyet hesapları 8 ay sonra görünmeye başladı ki onlar da yeni mezun bir mühendisin elinden çıkmış gibiydiler. Az çok maliyetten anlarım, işim bu).

Kafanızda bir alım bütçesi yaptınız diyelim. Mutfak dolabı için 1200 TL, çocuğun okul masrafı için aylık 300TL, Sony RX-1 için 6000TL. Mutfak dolabını yaptırdınız, aynı gün çocuğunuz dolabın bir kapağını kırdı. Kapak için 200TL ek bir harcama yapmanız gerekti. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200 + 200 = 1400TL.

Peki... Dolabı takan ustaya ödemeyi ertesi gün yapacaksınız. Adamın dükkanına giderken yolda cebinizden 200Tl düştü, bunu dükkana gidince farkettiniz. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200TL? 1400TL? Her iki durumda da 200TL cebinizden çıkmış oldu, ama mesele şu: Parayı nereye ayırdığınız önemli. Dolapçıya giderken düşürdüğün parayı dolap için ayırmamıştın.

Aynı şekilde, çocuğuna verdiğin haftalığı çocuğun daha ikinci günde harcarsa "onun bütçesi"nden gider, ama sen aynı parayı yolda düşürürsen farklı hissedersin.

Hem Leica hem altın kaplama? Fiyatını yazsam buraya sığmaz, o derece...

Peki RX-1'e harcayacağın 6000TL'nin 150 TL'sini çocuğun okul masrafları için harcasan, ya da daha iyi bir mutfak dolabına ayırsan? Cebinden çıkacak para aynı para (150 TL), ama sana hissettirdikleri çok farklı. Neden? Çünkü biri fotoğraf makinesine ayrılmış diğeri mutfak dolabına. Halbuki para dediğin şey kağıt parçası, ve istediğin yere harcayabilmen gerekiyor. Paranın varoluş amacı o zaten: Her mala ve hizmete harcanabilmesi. Değiştokuş gibi değil. Gördüğünüz gibi 150TL aynı 150TL, ama farklı amaçlarla harcanınca (aslında farklı bütçelerde harcanınca diyelim) size farklı duygular hissettiriyor.

Şirketler içindeki bütçeler de böyle. Eğer en tepedeki adam çok akıllı değilse (acı ama gerçek), muhasebenin harcadığı 200TL'lik parti masrafını üretim bölümünün harcadığı 200TL'lik parti masrafından farklı görür. Neden? Çünkü biri "muhasebenin bütçesi" diğeri "üretimin bütçesi". Halbuki para aynı kasadan çıkıyor.

Peki neden ödemeleri farklı katerorilere ayırıyoruz? Yani neden "çocuğun bütçesi" ya da "fotoğraf makinesi bütçesi", veya birçok firmada neden "muhasebe bütçesi" ve "üretim bütçesi" bambaşka? Yukarıda biryerlerde "alternatif maliyet" konusunda bahsederken, çevremizdeki ekonomik sistemlerin karmaşılığı yüzünden insan beyninin "KISAYOL"lar yarattığından bahsetmiştim. İşte, sebep bu. Yani "bugün harcadığım para yerine yarın ne alabilirdim?" sorusunu hergün düşünmek yerine ana bütçe kalemleri yaratıp onlara bütçe ayırmak daha kolay. Neden? "Bugün harcarsam yarın ne alamam?" sorusunun cevabı sonsuzken, bütçe kalemlerinin sayısı 10'u geçmez. Kontrol edilmesi daha kolay değil mi?

Bu bahsettiğim "KISAYOL" oluşturma en optimum yol olmasa da insan yapısına en uygun yol. 800 tane değişkeni düşünüp mükemmel harcama yapmaya uğraşacağıma, 10 tane bütçe kalemi belirlerim onları kontrol ederim. 800 tane değişkeni analiz etmek süper bilgisayar gerektiriyor.


AYNI MAL İÇİN FARKLI FİYATLANDIRMA

İstanbul'dan Ankara'ya, ya da Antalya'ya uçacaksınız. Bunun için birkaç havayolu firması seçme şansınız var. Farklı kalitelerde, farklı fiyatlandırma seçenekleri var. Hmmmm... Peki fiyatlandırma sadece kaliteyle mi ilgili acaba? Atıyorum, örneğin THY ile Pegasus'un fiyatlandırması sadece maliyetle orantılı olabilir mi?

Eski çalıştığım firmadaki Amerikalı bir muhasebe müdürü anlatmıştı. 2 ay sonra bir yere uçacakmış (yerleri şimdi hatırlamıyorum ama Amerika içinde). Önce ilk bulduğu bileti almış, sonra bakmış başka bir firma daha ucuza uçuyor ona yönelmiş. İki bileti karşılaştırınca, iki biletteki vergi oranlarının farklı olduğunu farketmiş! Yani, sanki devlet iki havayoluna aynı uçuşlar için farklı vergi oranı uyguluyormuş gibi! Havayolu firmalarından birinde çalışan bir arkadaşını arayıp sebebini sormuş, cevap şu: O "vergi miktarları" bölümü aslında firmaların zaman zaman fiyat arttırıp indirmek için kullandıkları bir bölüm! Yani devlet herkese aynı vergiyi uyguluyor ama bilet fiyatlandırmasında firmalar bu bölümle oynuyorlar! Kanuni mi değil mi bilemem, ama bunun neden yapıldığını biliyorum: Hiç kimse "alan vergileri ve diğer vergiler" kısmına bakmaz çünkü oranın sabit olduğunu düşünür! "Devlet bu abi, firmanın suçu yok". Gerçekten yok mu?

Türkiye'deki su, elektrik ve doğalgaz faturaları da aynı şekilde. Resmen haince ve ahlaksızca bu firmalar faturaları şişirmek için masrafları olmadık kalemler arasında dağıtıyorlar. "Kaçak kullanım bedeli" zaten iyice rezalet de, diğer masraf kalemlerini de incelerseniz ne kadar rezalet olduğunu anlayacaksınız. Ve bunu herkesin gözünün önünde yapıyorlar, yani savcı görüyor denetleme kuruluşları görüyor bakanlar vs.. görüyor.

Fotoğraf konusuna gelirsek artık herkesin dalga geçtiği bir konudan bahsedelim: Leica ve Panasonic. Bu iki firma ortak çalışıyorlar. Buraya kadar herşey normal. Panasonic bazı makine ve objektif modellerinde tasarım ve kontrolleri Leica'ya bırakıyor, o da mekanik aksam ve elektronik kısımlar gibi parçaları üretip Leica'ya veriyor. Yanlış anlaşılmasın, M9 ya da Leica M gibi modellerden bahsetmiyorum, bu bahsettiğim şey kompakt makinelerde:

Büyük hali için üzerine tıklayın
Leica 800$, Panasonic 450$. Fark?
- Ama o Leica..
- Sktr...

Benzer bir şeyi daha abartılı şekilde Hasselblad deniyor şimdi:
Büyük hali için tıklayın
Bu sayfaya baksan sanırsın ki katılacağın Oscar töreni için özel elbise dikiyorlar. Makine bu:

Ama aslında bildiğin:
Sony NEX-7... Allayıp pullayıp "bilmemne yağı ile marine edilmiş bilmenne derisi ve bilmemne ormanlarından özenle kesilmiş ve elle özenle şekillendirilmiş bilmemne odunu ve en mükemmel sanatçıların ve tasarımcıların elinden çıkmış el yapımı muhteşem gövde" yediriyorsun, 6500$ fiyat çekiyorsun. Nasıl?
- Ama abi o Hasel...
- Sktr.

Ama işin içine "marka" psikolojisi giriyor. "Leica alırım, nasıl olsa mükemmel" ya da "Hasselblad bu, ayağa düşmez abi herşey bir numara" düşüncesi, aynı makineye (tamam tamamen aynı değil, birazcık farklı) daha fazla para ödeme bahanesi yaratıyor.

Marka olmasa bile malı alacağın yer de bu konuda etkili. Sahilde oturuyorsunuz, eşiniz dondurma istedi. Kafanızda önce nereden bulacağınız, sonra ne kadar vereceğiniz soruları uyanır. Peki size bir soru: Kafanızda oluşan "fiyat" sorusunun cevabı, dondurmayı alacağınız yere göre değişir mi değişmez mi?
1) Oturduğunuz yerin hemen arkasında 5 yıldızlı lüks bir otel var. Oraya gidip almak en uygun seçenek.
2) Oturduğunuz yerin arkasında 3 tane ufak bakkal var.

1. seçenekte kafanızda oluşan "fiyat"la ikinci sorudaki fiyat aynı mı olacak? Tabii ki otomatik olarak lüks oteldeki dondurmaya daha fazla vereceğinizi bileceksiniz. Yani kafandaki bütçe, malı alacağın yere göre şekillendi bile. Şimdi, bütçeni sen mi şekillendirmiş oldun?

"Leica" ya da "Hasselblad" ya da "Zeiss" ismini gördüğün anda beyninde "kalite" çanları çalmaya başlıyor. Leica kullanan efsane fotoğrafçılar aklına geliyor, titreşim olmasın diye Zeiss fabrikasının önündeki caddenin trafiğe kapandığı hikayesi aklına geliyor, 80MP'lik ve 10 binlerce $'lık orta format makineler aklına geliyor. Beş yıldızlı oteli görünce resepsiyon, hizmetçiler, temizlikçiler, altın kaplama musluklar vs.. aklına geliyor ve bir anda aynı dondurma için bakkala 2 TL vereceğine otele 5 TL vermeye razı oluyorsun.

Rolex saate verilen binlerce $'ın yüzde kaçı asıl maliyete, yüzde kaçı "Rolex" imajına gidiyor? Benzer kalitede 10'da bir fiyatına saatler satılırken...

REKLAMLAR

Zamanında seyrederken saatlerde gülmüştüm. Sonra kasetlerini dinledik, ona da güldük. Yıllar sonra CDlerini aldım. CDler gerçek tiyatrodan çekim değil, satmak için kamera önünde çekilmiş ama gene de komik.

"İmaj", "kalite"nin önüne geçti. "Rakamlar" artık sonuçta alacağın "değer"i gölgeliyor. Fotoğraf makinesi ya da objektif inceleme sitelerinde puanlar görüyorsunuz. Bir makine 50 puan alıyor, diğeri 70. Bir diğeri 85 puan alıyor. Sonra bu puanlar sıralanıyor, birinciler seçiliyor, altta kalanlara gülünüyor vs.. Ama bu rakamlar aslında malın gerçek "değer"ini gölgeliyor. Neden? Çünkü bir malın gerçek değeri senin ihtiyaçlarına göre belirlenir!!!

3 hafta önce dünyaca ünlü bir yazılım firmasından biri geldi, bize risk analizi programlarının ne kadar mükemmel muhteşem hiper über birşey olduğunu anlattı. Kendi ürünü havada parendeler atarken diğerlerinin nasıl eksik kaldığını falan gösterdi. Sunumun 35. dakikasında amcaya sunu sordum: "Bu yazılım bizim firmaya ne katar? Sizin yazılımı alırsak bize sağlayacağı ek kazanç nedir?"

Size bir öneri: Eğer bir ürünü bir firmaya pazarlamak için gidiyorsanız, bu soruya hazırlıklı olmanız lazım. Bize yazılım değil, bir değer satıyorsun. Ben programdaki düğmeler ya da mükemmel raporlarla ilgilenmiyorum, benim işimi hangi şekillerde kolaylaştırabilir onu anlamak istiyorum. Ve bunları senin sunumundaki ipuçlarından yakalamak değil, açık açık görmek istiyorum.

Sunumu yapan amca bu soruya hazırlıklı olmadığı için 3 haftadır yazılımın bize neler katacağını anlamaya çalışıyoruz çünkü ben planlama ve maliyet konularında standardı çok üstlerde tutuyorum. Yalan yok, gerçekten çok becerikli bir program ama dediğim gibi, bir program sadece "harika mükemmel" diye alınmaz, "bana neler getirecek neler katacak" diye düşünüp alman gerekli.

İşte bu yüzden bazı firmalar reklamlarını yanlış yapıyor. Üç tip reklam var:
1) Ürünü ön plana çıkaran
2) Ürünün size verdiklerini ve ürünü alırsanız size nelet katacağını anlatan reklamlar
3) İkisini karıştıranlar

İlk reklam tipi en kötüsü. "Bizim alet bilmemneyi süper yapar, şu konuda da harikadır". İyi de, bana ne? Belki bunlar benim işime yaramıyor ya da bana nasıl yarayacağını anlamıyorum? Bu tip reklamı en çok Pentax yapıyor. Pentax DSLR reklamlarında duştan yeni çıkmış aletler görürsünüz hep. Sanki duş süngeri reklamı.

İkinci tip reklamlar beni rahatsız ediyor. Sürekli pembe tablolarla gülümseyen insanların olduğu reklamlar beni itiyor. Ped reklamlarında bütün kadınlar gülümseyip voleybol oynuyor. Nerde len bu kadınlar? Var mı sizin tanıdığınız malum zamanlarında etrafa gülümserken beyaz şortuyla atlayıp zıplayan bir hatun kişi?

Üçüncü tip reklam en iyisi, ama yapması kolay değil çünkü insanların ihtiyaçları farklı farklı. Hem aleti hem kullanıcıyı işin içine katacan, reklamı gören kişi "işte bu tam bana göre" diyecek. Bunlardan hangisi iyi:

Pentax'ın sitesinden alıntı

"Duştan yeni çıkmış makine" yerine "zorlu koşullarda hep yanınızda" mesajı veren bir fotoğraf. Hangisi daha etkileyici? Akam.no diye bir siteden aldım. Belki de Pentax reklamıdır.

Puanlamaya dönersek, kullanıcıların büyük çoğunluğu şu hatayı yapıyor:
- A markası 75 puan almış, B 77 puan almış. Demek ki B daha iyi.
- MTF değerlerine bak aşmış bu alet, diğerinden daha iyi.
- Bak forumlarda buna çok iyi diyorlar demek ki en iyisi bu.
- Abi altın seçim puanı almış. İşte benim makinem bu!

Tek bir puana, grafiğe ya da forumlarda yazılanlara bakıp karar verip 1500-2000TL'lik alışveriş yapmak ilginç. Hayatı boyunca tek makine (hadi iki olsun) kullanmış birisinin sadece bu puanlara bakıp forumlarda çok puan almış markayı savunması iyice garip.
Altın ödül almış! Demek ki en iyisi bu hemen koşup alayım!

Bazı siteler tek bir puan değil 4-5 kategoride puan veriyorlar. Bu bir bakıma iyi olsa da, gene de sana vereceği değeri biraz gölgeliyor. Sigma 35mm f1.4 HSM'yi ele alalım. Optik olarak herkes çok iyi olduğu konusunda birleşiyor. Canikon ve Sony eşleniklerinden "optik olarak" daha iyi olduğunu birçok kişi söylüyor. Yani "puanlama" konusunda diğerlerinin hiç şansı yok. Peki şu açılardan düşünürseniz: Sürekli yağmurda ya da tozlu ortamlara çekim yapıyorsan, ve ileride gövde değiştirirsen Sigma'nın çalışıp çalışmayacağından emin değilsen? Bu son konu bilinmeyen birşey değil. Çoğu zaman objektifi Sigma'ya gönderip düzelttirebiliyorsunuz ya da fiyat farkını öderseniz Sigma size yeni objektif veriyor. Biraz dertli ama, hadi bunu çözdünüz diyelim. Peki toz-nem korumasını nasıl halledecez? Yanımda sürekli koruma poşeti gezdirmek zorunda mıyım? Gördüğünüz gibi tek bir eksiklik bile Sigma'nın size verdiği değeri minimuma indirebiliyor. Yanlış anlaşılmasın, Sigma'yı kötülemek değil amacım.

SAHİPLİK ETKİSİ: BENİM OLAN EN GÜZELİ

Türkçe'sini bilemiyorum, "Endowment Effect" denen bir terim var. Endowment "bağış" anlamına geliyor ama tam teknik çevirisi bu şekilde olmayabilir. Ben "Sahiplik Etkisi" dedim.

Bu teoriye göre, insanlar sahip oldukları şeyi piyasa değerinin üzerinde görürler. Aynı malı başkasından alacaksan daha az değerli görürsün. İkinci el satışlarında bunu görürsünüz. Elimdeki mal diğerlerininkinden her zaman daha değerlidir, bu yüzden indirim isteyene canavar gözüyle bakarım. Ne demişler? "Kısa kalın kendi malın" :)
Aynı şemsiye, ama biri senin olduğu için o daha değerli
Bir araba firması bir bölgede satıcılara her satıştan sonra verdiği komisyonları 6 aylık peşin vermeye karar veriyor. 6 ay sonunda satamadığı arabaların komisyonlarını geri almak üzere. 6 ay sonunda bakıyor ki o bölgede araba satışları %15 artmış. Aynı taktiği sonraki 6 ay başka bir bölgede deniyor, orada satışlar %12 artıyor. Sebep? İnsanlar peşin kazandıkları parayı bırakmak istemiyorlar. Çünkü para zaten "elinde", firma parayı geri alırsa onu "kaybetmiş" sayacaksın kendini. Halbuki teknik olarak kaybetmiyorsun ama elindeki parayı sahipleniyorsun.

Bu örnek aynen bir ders içeriğinden: Üniversite basketbol takımının maçı var. Sezon sonu gelmiş ve takım iyi durumda olduğu için biletleri bulmak zor. Öğrenciler günler öncesinden bilet alabilmek için stadın etrafında kamp kuruyor. Biletler satılacağı zaman, herkese bilet olmadığı için, çekiliş yapılıyor. Bir kısım öğrenci bilet alıyor, diğerlerine bilet düşmüyor. Bilet alabilenleri arıyorlar ve biletleri ne kadar satabileceklerini soruyorlar. Biletleri alamayanlara da bilet için ne kadar harcayabilecekleri soruluyor. Elinde bilet olanlar bilete ortalama 2000$ isterken, bilet olmayanlar en fazla 100$ verebileceklerini söylüyorlar. Elinde bilet olanlar bu maç için "hayatımın en önemli maçı, torunlarıma bile anlatırım ben bu maçı" gibi sebepler sayarken bilet olmayanlar "gider arkadaşlarımla bira içerim" diyorlar. Halbuki çekilişten önce iki grup da aynıydı, şimdi aralarındaki tek fark birinde bilet olması diğerinde olmaması.

Bir ekipman satın aldığımızda (DSLR gövdesi ya da objektif) aşırı sahiplenme güdüsü buradan geliyor. Elindeki alet her zaman mükemmeldir. Harikadır o. Diğerleri ne olursa olsun, asıl güzel ve değerli olan senin elindekidir. Bu yüzden hangi marka DSLR kullanıyorsan "genelde" onu savunursun:
- Nikon D5100'ün mü var? Canon 600D dandik plastik olduğu için aldın, D5100 süper ele oturuyor ve renkleri daha güzel.
- Canon 600D mi aldın? Sen 90$'a 50mm f1.8 alırken D5100cüler 220$ veriyorlar. Ayrıca Canon'un renkleri daha doğru, Nikon renkleri hep cart yapar.
- Pentax mı aldın? İnsanlar zaten hep reklamlar yüzünden diğer markaları alıyor, halbuki sen bilerek aldın ve Pentax mükemmel! Ayrıca Pentax kullanıcısı özeldir, az çektiği için güzel fotoğraf çeker! Yürü be kim tutar seni!
- Sony alanlar nasıl peki? Bu paraya bu kadar özellik veren var mı? Hem zaten Sony bu, boru değil.
- NEX mi aldın? Cebine DSLR koyuyorsun daha ne!
- Fuji XE ya da X-Pro? Fuji'nin renkleri gibisi var mı? ISO6400'de bile 5DMarkII'ten iyi daha ne arkadaşım?

Gördüğünüz gibi her markanın kendine göre sahipleniş biçimi var. Hele aldığın alet çok farklı pahalı birşeyse, ondan iyisi yok. Leica etkisi böyle bir şey, Fuji X etkisi de böyle, RX-1 de. Bunlara sahip olursan o kadar sahiplenirsin ki eşin "evlendiğinde böyle değildin çok değiştin" bile diyebilir (gerçi ne yapsan o lafı yersin ama olsun :) ):

- Leica abi bu, konuşmaya gerek var mı? Var mı böyle alet? Elde özenle yapılmış, süper hiper mükemmel. Hele o 35mm ve 50mm yok mu...
- İyi de sadece aynada kendini, kedini ve çocuklarını çekmişsin?
- Olsun hatıra onlar olunca en iyisi olsun.

Gibi...

Elime ilk geçen SLR (DSLR değil)  benim için en iyi makineydi. Ucuz, sağlam.. Practica bilmemney. Zaten erkek adam ucunda 50mm objektif olan filmli makine kullanır, herşey manuel falan. Aynen eski efsane fotoğrafçılar gibi. Sonra ilk DSLR'ım Pentax K10D oldu ve ondan daha iyisi yoktu. 22bit DAC, CCD, sağlam ve toz-nem geçirmeyen gövde, gövdede IS, eski Pentax objektifleri kullanabilme, objektifler zaten en iyisi (daha iyisi olamaz çünkü o bir Pentax!), kit 18-55mm bile Canon L ayarında tamam mı! K10D'den sonra 450D. Lan? En iyisi Canon 450D galiba. Ekran K10D'den büyük, yüzlerce objektif seçeneği var ve objektifler ucuz, ISO1600 K10D'nin ISO400'ü gibi! Daha iyisi ne olabilir? Sonra sonra fikrim değişmeye başladı. Hepsinin farklı üstünlükleri var ama bunları kullanmadan göremiyorsun!

Yıllarca Nikon'a alışmış bir amatörün Canon'a geçmesi kolay değil, hele Leica kullanan için belki imkansız. Bunun sebebi, elindeki malı aşırı sahiplenme. İnsan psikolojisi bunu gerektiriyor.

Halbuki mesele "bana ne getirisi olacak" değil mi? Galiba değil...

SONY RX-1 VE ALTERNATİFLERİ

"RX-1'in alternatifi yok kardeşim! 24MP mükemmel algılayıcı, Zeiss objektif, ufacık alet. Ne alternatifi artist!" diyorsanız zaten hiç okumayın :) Alternatif her zaman var, yeter ki düşünme tarzını değiştir.

Neeeee? RX-1'e alternatif mi? Gaffayı mı yedin len?
Önce Sony RX-1'in incelemelerde ön plana çıkarılan özelliklerini hatırlayalım:
- Mükemmel 24MP tam kare algılayıcı. Muhteşem yüksek ISO performansı ve dinamik aralık
- Süper Zeiss 35mm f2.0 objektif
- Algılayıcı ve objekif birbirine tam uyumlu tasarlanmış
- Diğer tam kare gövdelere göre çok ufak ve hafif
- Çok düşük çekim sesi ("leaf shutter" sayesinde)

Daha vardır elbet ama bunlar ön planda. Aslında bunların tamamı "puanlama" sistemiyle aynı şeye yarıyor: Sana olan faydasından çok "bak ne çok özelliğim var" demeye çalışıyor. Halbuki düşünmemiz gereken şey: Bunlar bana ne verecek?

Gerçekten bilinçli kullanıcı için sorun yok. Artısı-eksisi neyse ona göre değerlendirir, alır kullanır. Eğer bunu yapabiliyorsanız RX-1 sizi çok mutlu eder. Amaaaaa.... "Süper 24MP ff makine abi, ISO6400 kaymak gibi. Zeiss'i de oturtmuş adam oraya daha ne olsun" dersen iş değişir. Bir anda firmaların en sevdiği müşteri durumuna düşersin :)

Eksiklerini düşünsek?
- Objektif değiştirememek. Her ne kadar "o parayı veren adam en iyi kaliteyi ister, 35mm Zeiss de sana en iyi performansı veriyor" diye düşünsek de, sabit odaklı tek objektife bağlı kalmak her zaman dert. Size soru: Şu anda elinizdeki tüm objektifleri satacaksın ve bundan sonra sadece 35mm ile devam edeceksin" deseler kaçınız kabul eder? Sokak fotoğrafları çeken rangefinder kullanıcısı bile olsan bir 50mm ister insan.
- OSS yok. Gerek var mı? Bilmem. ISO'yu yükseltip düşük ışıkta titreşimlerin önüne geçmek mümkün olabilir, ve f2.0 diyafram da buna yardımcı. Ama dezavantajları da yok değil. Çok düşük ışıkta ISO'ya abanıp diyaframı çok kısman gerekiyor örneğin. Her zaman f2.0 diyaframa ihtiyacın var mı ve sürekli ISO6400 mü çekeceksin? Ayrıca video sırasında OSS olmaması müthiş eksiklik. Makine ufak olduğu için üçayak taşımak garip.
- Fiyat. Tabi bu göreceli. "İçkim yok sigaram yok" deyip alabilirsin de, kimse karışmaz. Buna rağmen, 2800$ fiyata dahil olmayan bakaç, parasoley ve grip fiyatlarını düşünürsen RX-1 ciddi pahalı oluyor. Optik bakaç 650$, grip 250$ ve parasoley 180$. Nasıl?
- Kontrast bazlı odak yaptığı için odaklama hızı biraz yavaş. Aslında aşırı yavaş değil, ama aynı zamanda biraz da tutarsız. İstedikleri yere her zaman odaklayamadıklarını söyleyen birçok kullanıcı duydum.
- Pil ömrü 270 kare. Eğer sokakta 3-4 saat gezinecekseniz ikinci bir pil gerekli. Şarjı USB'den yaptığınız için de yedek pili şarj ederken makineyi kullanamıyorsunuz, yani şarj edilecek pil makinenin içinde olmazk zorunda. Harici şarj aleti bulursanız ne ala.
- Sabit LCD. Bakaç olmayınca mecburen kadraj için LCD'yi kullanacaksın. LCD hareketli olmadığı için kadraj yapmak her zaman kolay olmayacak. Yani 2800$'a kompakt makine kullanıyormuşsun gibi düşün.
- Objektif çıkık, içeri katlanmıyor. "Zeiss bulmuşsun kıllısını arıyorsun" diyebilirsiniz. Ama bu sorunu da söylemek lazım çünkü alet cidden ufak, ama çıkıntı Zeiss yüzünden cep makinesi değil. Büyük bir kaban cebinde taşınır, orası ayrı. 24MP tam kare + Zeiss'i palto cebinde bile taşıyabilmek iyi birşey :)
- Toz-nem koruması yok. Yağmurda çekim yasak. Herkese göre dezavantaj değil elbet, örneğin Canon 650D'de bu özelliği aramam ama 2800$ aklıma gelince...

Tüm bu artı ve eksileri teraziye koyup tartıp öyle karar vermek lazım.

24MP'lik üç makine yanyana. Hepsi çok iyi, hepsi ile şaheser yaratmak mümkün. DxOMark'ın puanlama sistemini doğruymuş gibi kabul edelim ve puanlara bakalım.

Toplam puan nasıl? RX-1 hepsine çakmış :) D5200'e 9, NEX-7'ye 12 puan fark atmış. Aslında biri tam kare diğerleri APSC. Belki karşılaştırmak bile hatalı. Böyle karşılaştırma puanları sunan başka site bilmediğim için DxOMark'ı kullanıyorum.

1) Neyse, toplam puanı geçtik, renk derinliğine geldik. Puanlar nasıl? DxOMark'a göre 1 puan ve altındaki farkların farkedilmesi çok zor ve 22bit'in üzerindeki puanlar için "mükemmel" diyor. RX-1 1 puan önde, ve üçü de 22bit'in üzerinde.
2) Dinamik aralığa geçelim. DxOMark'a göre 12bit'in üzeri mükemmel ve aradaki fark 0,5EV ise fark göremiyorsunuz. Yani iki makine arasında 0,5EV fark var ise aradaki farkın farkedilmesi çok zor. Bu durumda D5200 RX-1'e yakın, NEX-7 1 durak geride.
3) Düşük ısıkta ISO puanı. RX-1 coşmuş durumda. Ama detayları okursanız, DxOMark her %25'lik puan farkının 1/3 durak fark olduğunu söylüyor. Buna göre RX-1 ve NEX-7 arasında 2-3 stop arası bir performans farkı var. 3 stop kabul ederseniz ciddi bir fark.
Ama SNR değerlerine bakarsanız durum pek böyle değil. DxO'ya göre SNR değeri 30'un üzerindeyse "algılayıcı mükemmel", ve ISO800'e kadar her üç makine de SNR değerini 30'un üzerinde tutuyor. Sadece SNR değerini referans alırsanız aradaki fark 1-1,3 durak. Tahminime göre ortalama 2 durak bir fark alabiliriz, yani RX-1 düşük ışık ISO performanı konusunda 24MP'lik APSClerden 2 durak daha iyi.
Sony'e göre yeni NEX-7n'de bu fark biraz kapanacak, bekleyip göreceğiz.

Elimizde ne var? RX-1 24MP'lik iki APSC makineden renk derinliği ve dinamik aralıkta 1 durak daha iyi, ama diğer ikisi de "mükemmel" sınırının üzerinde. ISO konusunda RX-1 2 durak daha iyi.

Tekrar hatırlatayım, RX-1 bence ciddi bir ilerleme ve alet çok çekici. Biri hediye etse hayır demem. Ama... 2800$'ı görünce beyinde fosfat ihtiyacı beliriveriyor ve "altermatif"ler gözümün önüne gelmeye başlıyor. Bu, para ya da zenginlik meselesi değil. Paranı etrafa saçacaksan dert değil, ama domates alırken bile düşüneceksin. 2800$ harcayacaksan hayli hayli düşünmen lazım. İlk aklıma gelen şey "benzer performansı alabileceğim makineler hangileri olabilir? İlk aklıma gelen adaylar:

- Fiyat odaklı bakarsak bütün tam kare gövdeler rakip. 5DMarkIII ve D800 dahil. Ama biz başka şeyler istiyoruz, ve bunların en önemlisi boyut.
- Nikon D600: Belki algılayıcıdan biraz daha imaj kalitesi almak mümkün ama 35mm f2.0 Zeiss (ya da eşdeğerini) bulmak lazım, ayrıca boyutu büyük. Genel kullanım olarak RX-1'den daha fazla sevdim ama sadece boyut yüzünden eleyelim. Sonuçta D600 büyük bir DSLR. Tam rakip değil.
- Sony A99: Ya bi git :)
- Nikon D3200: Şimdi yaklaştık işte. RX-1'den 3cm yüksek, 1cm geniş ve 7mm kalın (RX-1'in objektifinden dolayı). Boyut olarak biraz daha büyük ama aşırı fark yok. En büyük fark objektifte olacak. Zeiss'e yakın kalitede 35mm bir objektif takarsak boyut artacak. Zeiss 25mm f2.0 mm taksak yakın performans alabilir miyiz ki? Gene de paket büyük. Bunu da eleyelim.
Camerasize.com sitesinden alıntı
- Nikon D5200: D3200 ile aynı sebepten, yani boyuttan eledim. Yoksa boyut haricinde bence genel toplamda RX-1 ile yakın (dönen ekran, harici kontroller, güzel odaklama sistemi, seri çekim, fiyat vs..).
- Sony NEX-6: Paket ufak olsa da 16MP yüzünden eledim. Esasında 16MP herkese yeter, ama 24MPlikler arasında bir karşılaştırma istedim. Yoksa dönen ekran, daha hızlı odaklama, EVF vs.. derken NEX-6 da bayağı çekici.
- Sony NEX-7: Galiba tek gerçek rakip bu kaldı.24MP ve ufak.
Galiba rakibi bulduk. En azından boyutta ve fonksiyonellikte yakınlar. Bakalım diğer özelliklerde yakalayabilir miyiz?

NEX7'nin fiyat, dahili EVF, farklı objektifler kullanabilme, hareketli LCD, daha uzun pil ömrü (NEX7 430, RX1 270 çekim) gibi avantajları varken RX-1'in tam kare algılayıcı, Zeiss ve sessiz (ya da az sesli) deklanşör avantajları var. RX-1'e EVF eklenebiliyor ama 450$ civarı fiyatı var, bu yüzden dezavantajları daha da artıyor.

Haydi puanlayalım. Aşağıdaki puanlar kişisel fikrim, farklı düşünüyorsanız farklı puanlayın:
- Fiyat: Tartışacak birşey yok, NEX-7 ve kaliteli bir objektif 2000$ civarına anca geliyor. RX-1'e EVF eklersen hem boyutu biraz büyüyor hem fiyatı 3250$'a çıkıyor. NEX-7'ye +1.
- Dahili EVF. NEX-7'ye +1.
- Pil ömrü: "RX-1'e ikinci pili alırım olay biter" diye de düşünebilirsiniz. buradaki mesele RX-1'in pilinin gövde içindeyken şarj edilebilmesi. Yani pil gövdede olacak, USB'ye takacan öyle şarj edecen. biraz dertli. Harici şarj aleti mi alacaksın? Bir makineyi adam etmek için bu kadar uğraşılır mı :) NEX-7 ile 500 çekimi geçenler var. NEX-7'ye +1. Siz isterseniz bunu puanlamayın.

- Hareketli LCD: Benim için NEX-7'ye +1. Sizin için önemli değilse siz koymayın.
- Farklı objektifler kullanabilme: Bence +3 puan çünkü bu şekilde alternatifler doğuyor (telefoto, makro, OSS, portre vs..), ama haksızlık olmasın diye +1 NEX-7 için.
- Algılayıcı: 24MP tam kare algılayıcı sayesinde RX-1'e +1.
- Sessiz deklanşör: NEX-7 daha sesli. RX-1'e +1.
- Objektif: Mükemmel Zeiss sayesinde 35mm f2.0 RX-1'e +1... mi? Peki NEX-7'ye de Zeiss 24mm f1.8 taksak? Ya da gene Zeiss 25mm f2.0 denesek? Peki A bayonetli Distagon 24mm f2.0?
Ne yazık ki DxOMark Zeiss 24mm f1.8'i test etmemiş bu yüzden onu göremiyoruz. Tablolardan az-çok tahmin yürütülebilir ama sağlıklı olmaz. Ben elimdeki NEX-5N + Zeiss 24mm f1.8 tecrübeme göre konuşursam, 24mm ciddi iyi bir objektif. Hem de çok ciddi iyi, ama elimde 24MP'lik makine olmadığı için kesin konuşamıyorum.

Ölçümlerden gördüğüm kadarıyla RX-1'deki objektif Zeiss 25mm f2.0'dan sadece köşe kararması konusunda üstün, diğer bütün konularda geride. Acaba bize "algılayıcıya tam uygun yaptık" derken Sony yalan mı söyledi? 25mm f2.0 daha iyi gibi duruyor. Ama fiyatı da boru gibi: 1650$. NEX-7 ile bu alet sana yaklaşık 2600$'a gelir. Değer mi? İleride farklı objektifler takabilme, EVF LCD'yi toplarsan "belki" değer.

- Yüksek ISO becerisi. Bazı durumlarda avantajlı bazılarında değil. RX-1'in yüksek ISOdaki üstünlüğü OSS ile dengelenebilir. OSS'nin yaklaşık 3 stop kazandırdığını düşünürseniz NEX-7 RX-1'e daha da yaklaşır.... Diyecektim ki 35mm'ye denk gelen OSS'li NEX objektif yok! Eğer Zeiss 24mm f1.8'de OSS olsaydı bana göre RX-1'in tek avantajı tam kare algılayıcı sayesinde alan derinliği kontrolü olacaktı, ama yok. 35mm'ye denk gelen sadece 18-55mm OSS var, onun kalitesi de Zeiss'in tırnağı olamaz. Bir seçenek şu olabilir: 35mm f1.8 OSS kullanıp bir adım geri çekilerek çekmek. İşte o zaman RX-1'in yüksek ISO avantajı kalmıyor. 35mm f1.8 OSS kötü bir objektif değil. Senaryo şöyle olurdu: NEX-7 + 35mm f1.8 OSS @f2.8 + ISO800 = RX-1 + 35mm f2.0 + ISO3200. Açı ve net alan derinliği farkı var, bu yüzden bu seçeneği "mecburen" unutuyoruz ve RX-1'e +1 puan veriyoruz.

Puanları toplarsak RX-1 = 4 puan NEX-7 = 4 puan çıkıyor. Her maddeye 1 yerine farklı rakamlar verirseniz (örneğin objektif değiştirebilmeye 2 puan ya da fiyata 3 puan gibi) toplam puanlar değişecektir.

Gördüğünüz gibi tam kare objektifin avantajlarının bir kısmını farklı şekillerde APSC ile dengelemek mümkün. NEX-7'ye Sigma 35mm f1.4 (A bayonet) takıp gezebilirsiniz örneğin, veya Zeiss 24mm f2.0 da takabilirsiniz. Zeiss 21mm f2.8? Neden olmasın? Peki Leica 24mm bulup taksan? Pahalı olur, ama takma özgürlüğün var.

"NEX-7 RX-1'den iyidir" demiyorum, sadece "acaba o paraya veya daha ucuza hangi şekillerde yakın performans alacağım ve bana daha fazla esneklik sunabilecek başka bir alet alırım" diye düşünüyorum. "Düşünme, alan alır zaten" diyorsanız size kalmış.

HERŞEY PARA DEĞİL KARDEŞİM



Haklısınız (ya da haklıyım), herşey para değil. İnsanı satın almaya (ya da herhangi birşeyi yapmaya) motive eden başka faktörler de var. "Motivasyon"u şöyle tanımlayalım:

GURUR + PARA + SAHİPLENME + ZORLUK + DÜNYAYA KATKIDA BULUNMA DUYGUSU + ARKADAŞLIK + AMAÇ + ANLAM + İTİBAR + DİNİ VE MİLLİ DUYGULAR = MOTİVASYON

Pek orjinal maşallah...
500 TL verip boynunuzda 10 senelik DSLR taşıyıp arkadaşlarınıza rezil olmaktansa 1500 TL verip yepyeni Fuji makineyi boynunuza takmayı seçebilirsiniz. Ya da "2000 TL verip herkeste olan Sony NEX almaktansa 6000 TL verip kimsede olmayan RX-1 taşırım" diye de düşünebilirsiniz (yazının en başında bahsettiğim 200$'dan 1100$'a çıkış hikayesi de benzerdir :) ). Bu tarz düşüncede artık para bir değerlendirme aracı olmaktan çıkıyor, karar verme mekanizmasını başka şeyler etkiliyor.

Bir askeri para vererek savaş alanına sürerseniz, gururu ve vatan sevgisi için savaşan diğer bir askerden daha kötü performans alırsınız (Türkiye'de askerliği "paralı" hale çevirmek belki de bu yüzden pek iyi değil). Gerçek bir müslüman paradan ya da gemicikten çok diniyle motive olur (Türkiye'de gerçek müslüman kalmıştı galiba en son baktığımda). Sırf arkadaşlık ortamı iyi diye daha yüksek ücretli bir işe gitmeyen insanlar var (çalışma ortamı rahat diye daha yüksek ücreti bırakıp Norveç'e gelen ben gibi).

Yani... Yani bir fotoğraf makinesi ya da objektifin fiyatı satın alırken en önemli kıstas değil. Hele bu işten para kazanıyorsanız iyice önemini kaybediyor çünkü bu sefer "performans ve güvenilirlik" en önemli kıstaslar oluyor.

DEĞER ve ANLAM, aslında en büyük motivasyon öğeleri. Bunu kanıtlayan 10larca deney var, burada ispatlamaya ihtiyacım yok. Bu yüzden Leica kendi ürünlerinin "değer"ini ve "Leica" markasının neleri çağrıştırması gerektiği üzerinde reklamlar yapıp duruyor, insanlara bunu anlatıyor. "Leica sadece bir makine değil" ya da "Leica aslında bir yaşam tarzı" lafını 100 kere farklı insanlardan duyarsanız artık siz de böyle düşünürsünüz. Belki gerçek de budur, bilemiyorum. Yani dükkandan kendi paranla alıp boynuna astığın bir aletin seni ve yaşam tarzını tanımladığını düşünüyor olabilirsin.

Çok ayıp... Çok... Sen kadınları ne sanıyorsun?

SONUÇ

Sonuçta, satın alma kararlarımız da, seçimlerde kime oy vereceğimiz de, hatta kiminle evleneceğimiz bile bizden çok çevresel faktörlere bağlı. Hangi içeceği alacağımız, hangi arabayı kullanmamız gerektiği, ne tip bir fotoğraf makinesi almamız gerektiği, kime oy vermemiz gerektiği vs.. gibi şeyler biryerlerde planlanıyor ve bize empoze ediliyor.

İnanmadınız mı? Size bir soru, ama delikanlı gibi cevap verin: Turistsiniz, öğle yemeği için kafelerin olduğu bir sokağa gittiniz. Sokağın iki tarafında iki kafe var ve ikisi de boş! Neye göre karar verip seçim yaparsınız? Şimdi de şunu düşünün: Kafelerden birinde 5 müşteri var diğeri boş. Şimdi hangisini seçersiniz? Hiiiç artistliğe gerek yok, tabii ki dolu olanı seçersiniz (hıncahınç dolu değil, ama sonuçta müşteri var). Şimdi seçiminizi siz mi yaptınız? Ya o müşteriler restoran sahibinin arkadaşıysa?

Bu araştırmalar yıllardır yapılıyor ve uygulanıyor. Eskiden sadece firmalar uygulardı, şimdi devletler ve özel servisler de bu taktikleri halklara uyguluyor. Hitler'in has adamı Gobbels'in meşhur "Büyük Yalan" teorisi bu taktiklerin en meşhurlarından. Teorinin temeli şu: Bütün devlet (kurumlar, bakanlar, başbakan vs..) ve medya günlerce aylarca aynı büyük yalanı söylerse insanlar inanır. Yalan ne kadar büyükse inanması o kadar kolay olur. Bütün medya aynı şeyi yazıyor ve gösteriyorsa, bir süre sonra inanıp "ben de onlardan olmalıyım" demeye başlıyorsunuz. İnsan doğası böyle.

Yazının en başlarında bir görüş ortaya atmıştım: Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor". Bunu genelde Pentax fanatikleri söyler (nedense?). Doğruluk payı olabilir çünkü heryerde Canon reklamı ve ürünü görürseniz kafa ister istemez ona yönleniyor. 2011 ve 2012'de dünya çapında inanılmaz bir Nikon reklam kampanyası vardı ve Nikon bu dönemde satışlarını Canon'a çok yaklaştırdı (hem kompaktlarda hem DSLRlarda), hatta kompaktlarda geçmiş bile olabilir. Peki bu iki yılda Nikon ürünleri bir anda çok mu kaliteli oldu? Kalite olarak bir miktar daha ileriye gittikleri kesin ama bu kalite artışının satışları bu kadar etkilememesi lazımdı. Nikon'un başarısının altında yatan şey agresif bir reklam kampanyası. Her yerde, her dergide, hatta televizyonlarda Nikon reklamları kol gezdi (Türkiye'de var mıydı bilemiyorum). Her yerde Nikon olunca ve Canon reklam yönünden geride kalınca Nikon'un satışları ciddi oranda arttı.

Her yerde Nikon var. "I am" diye başlayan bu sloganı farklı şekillerde kullandılar. Nikon'un kompaktları diğer markalara göre üstün olmadıkları halde satışları çnanılmaz arttı. Nikon 1 serisinin algılayıcısı diğer aynasızlardan ufak olmasına ve kompaktlardan pahalı olmasına rağmen bazı ülkelerde en çok satan birinci ya da ikinci aynasız marka oldu. Ki aslında Nikon 1 serisini çok sevsem de bu satışın sebebi her yerde "I am" olması.

Tekrar Canon'a geri dönelim: "Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor". Hmmm... Peki Canon'un seçilme sebebi çok satması mı? Nasıl yani? Bu mantık size ters gelmiyor mu? Canon çok yaygın olduğu için mi çok satılıyor yoksa çok satıldığı için mi bu kadar yaygın? Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan? Bilmem?

Eee? RX-1 alıyor muyuz beraberce :)

28 Nis 2013

Tam kare veya kırpık gövde - hangisi daha iyi?

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Aaaa tabii ki tam kare daha iyi, değil mi? D800 var, 5DMarkIII var. Sonra 1Dx, D4... Sen ne diyorsun be adam? 7Dlerin, D7100lerin, D7000lerin esamesi okunmaz! Sormak bile abes!

Bu blog sitesinin en başında şunlar yazıyor: "Düşün! Tartış! İtiraz et! Eleştir! Tebrik et! Oku! Dinle! Sor! Anlat! Öğret! Yani biraz koyundan farklı ol!" Bunları haybeye yazmadım. Etrafta zaten koyun çok, bari sen farklı ol.

İşte bunu yapıp "düşünelim ve sorgulayalım". 5DMarkIII her zaman 7D'den, ya da D800E her zaman D7100'den iyi mi? Peki RX-1 A77'yi katlar mı?
RX-1'in katladığı A77'yi görüyorsunuz...

Mansurov.com diye bir site var. Daha doğrusu vardı, şimdi adı www.photographylife.com oldu. Steve Huff gibi son birkaç senede meşhur oldu (ama Steve gibi aynada kendini çekmiyor :) ). Düzgün ve basit formatı olan bir site. Pekçok faydalı bilgi var, ama son 1-2 yıldır Nasim'in makaleleri bir garip. İncelemeleri de fazla taraflı olmaya başladı. Nikon'un en bariz hatalarını bile görmeyip ufak avantajları göklere çıkarıyor, Canon'u çok çabuk küçümsüyor.
Son birkaç aydır DX'e taktı. DX DSLRlarin eskisi kadar popüler olmadığını ve aynasızlar yüzünden büyük baskı altında olduğunu herkes biliyor. Ama Nasim amca son makalesinde iyice coştu. Hatta makalenin bazı yerlerinde "saçma"lamış. Onu okuyunca, APS-C ve tam kare (ya da tam çerçeve) gövdelerin farklarını, avantaj ve dezavantajlarını tartışmak istedim. Aslında m4/3 (ya da 4/3) sistemi de var ama şimdilik bundan bahsetmiyorum çünkü vahşi yaşam çekenler genelde Canikon kullanıyor. Odaklama sistemleri, telefoto objektifleri ve yüksek ISO peformansları Canikon tarafında hala daha iyi.

"Konuya nasıl gireyim" diye düşünürken, Mansurov'un yazısından alıntılar yapıp onun üzerinden gitmeye karar verdim. Aşağıda italik yazılar alıntı, diğer fontlu yazılar benden. Nasim Nikon'cu olduğu için DX-FX terimlerini kullanmış, ben de aynısını yaptım:

1) 1,5x Odak Çarpanı Efsanesi

Birçok insan DX gövdeye 300mm objektif takarsa, 1,5 çarpandan dolayı 450mm bir objektife sahip olduğunu düşünür. Halbuki durum böyle değil. Bir objektif 300mm ise, her zaman 300mm'dir. D7100'e takarsan 450mm olmaz. Sadece algılayıcı ufak olduğu için objektifin ortasından bir kısmı görür, o bölgeyi büyüttüğü için sana 300mmlik objektif 450mm gibi görünür.


Bu konuda haklı. Bir objektifin diyaframı ve odak mesafesi asla değişmez. 300mm objektif her zaman 300mm'dir. f2.8 bir objektif her zaman f2.8'dir.
Yalnız burada DX'in bir avantajı var. D7100 ve D600'ü örnek alalım. D7100 24MP, D600 de 24MP. Buradaki fark şu: D7100 daha ufak bir alanı 24 milyon piksel ile, D600 daha büyük bir alanı 24MP ile tarıyor:
Ortadaki sarı D7100, mavi D600. D7100 aynı sayıda pikseli daha ufak bir alana sıkıştırdığı için aslında o bölgede daha fazla detay veriyor. Aynı bölgeye D600 sadece yaklaşık 10 milyon civarı piksel sığdırabiliyor. Aynı bölgede D600 10 milyon, D7100 24 milyon piksele sahip. hangisi fazla detay verir? D800'de ortadaki sarı alanda 15,4 milyon piksel var. "Ama efendim piksel büyüklüğü, ISO, dinamik aralık" diye düşünmeyin. Onlara aşağıda değineceğiz. Şimdilik sadece telefotoda D7100'ün D600'den ve D800'den daha fazla detaya sahip olduğunu bilin.

Yani 300mm objektif 450mm olmasa da, kesme çarpanı 24MP'lik DX'e avantaj sağlıyor. 16MPlik DXler D600'den daha fazla detay verirken D800'le aynılar.

2) DX Piksel Boyutu ve Çözünürlük

D300 ve D700 zamanında ikisi de 12MP idi ve bu yüzden D300'ün çözünürlük avantajı vardı (sarı bölgede D700 5MP). Ama D300'ün kumlanma oranı D700'e göre daha yüksekti, bu yüzden ISO800 üzerinde D300 ile çektiğim fotoğraflarda sürekli gren temizleme ve hatta küçültme yapmak zorunda yaptım (örneğin 12MP'den 8MP'ye). D700 daha temiz görüntü verdiği için gren temizlemesi ve küçültmeye gerek duymadım, bu yüzden D700'ün detayları D300'e yakındı ama D300 biraz daha fazla detay veriyordu.

D800 ile bunlar değişti çünkü D800'ün 36 milyon pikselinin içinde bir D7000 var. D800'ün çekim hızı D300s'ten az olmasına rağmen (D7000'den D300s'e atladık ama Mansurov böyle yapıyor, benim suçum değil). Ayrıca D800'ün tampon belleği D300s'ten fazla ve aynı ISO'da çok daha iyi imaj kalitesi var. Seri çekimde D800'ün 38 adet 12-bit RAW kapasitesi varken D300s'in sadece 18 dosya kapasitesi var. D300s D800'den daha hızlı çekiyor ama D800'e grip takarsanız DX modunda 6 kare çekebiliyor ki bu da D300s'in saniyede 7 kare hızına yakın.


İlk paragrafta haklı gibi, ama çok da değil. D300 biraz gürültülü (noise) bir makine olsa da DX modunda 12MP-5MP farkı az değil (D300-D700 farkı). Aynı kadraj için deseydi tamam derdim, zaten onu tartışan yok.

Ama asıl ilginç olan ikinci paragraf. Aranızda kaç kişi seri olarak RAW çekiyor? Çeken vardır elbet de bu kişilerin oranı % kaç? D800'ün RAWlarının boyutunu düşünürseniz seri RAW çekmeyi geçtim onları sonradna aktarmak ve işlemek "biraz" işkence. Gerçekten seri çekime ihtiyacı olanlar genelde JPEG çalışıyor. Yani seri RAW çekim örneğini vermek hatalı. JPEG çekimlerde D300s'in tampon bellek sorunu zaten yok.

Stüdyoda seri RAW çekimi gerekli olabilir belki. Peki size iki soru: 1) Stüdyoda D800 yerine D300s kullanmak ne kadar akıl karı 2) D300s 18 kare RAW çekebiliyor, stüdyoda bu yeterli değil mi?

D800'e grip takarsan saniyede 6 kare oluyor. Evet, doğrudur. Şimdi D800 + Grip fiyatıyla D300s'i karşılaştırın. Nasıl? Rahatladınız mı :)

Yani seri çekim konusunda Mansurov'un verdiği karşılaştırma geçerli değil. D300s bu konuda avantajlı (fiyat/performans konuşursak). Bir D400'ün bu konuda çoook daha avantajlı olacağına şüphe yok (örneğin 24MP, saniyede 7 çekim).

Şimdi DX algılayıcının büyütme avantajına geri dönelim. Yeni D7100'te 24 milyon piksel var ve bu piksel oranını tam kareye uyarlarsak elimizde 56MP'lik bir FX makine olur. D800'ün 36 MP'sinden bir hayli fazla. Sorun şu ki, elinizdeki ojektif bu kadar pikseli çözebilecek mi? Çözse bile, ucuna teleconverter (TC) takarsak ne olacak? Yani, DX'in fazla detay verebilme avantajı aslında tartışılır. DX algılayıcılar optik anlamında daha zarlayıcı, özellikle teleconverter (TC) takarsanız. Nikon sınırları zorladığını bildiği için D7100'de AA filtresini kaldırdı.

Bence ipler burada kopmaya başlıyor.

İlk sorunun cevabı: Evet bunu çözecek objektifler var, ve FX algılayıcının köşelerde ne kadar acımasız olduğunu Mansurov unutuyor. Birçok objektif D800'ü orta bölgelerde iyi çözse de kenar bölgelerde aynı çözünürlüğü "genelde" veremiyor. Ayrıca D800 çıktığında "Allah'ım bu nasıl muhteşem birşey, zaten çok megapiksel iyidir" diyen arkadaş, konu DX-FX konusuna gelince "çok MP her zaman iyi değil" demeye başlıyor. Bu arada çok MP'nin bir limite kadar iyi olduğu konusuna ben de katılıyorum, ve hatta bu yüzden APSClerde çok MP'den yanayım (diğer özellikler korunduğu sürece, ki D7100'de dinamik aralık ve renk tutarlılığı açısından bir sorun görmedim).

İkinci mesele TC meselesi. Ne diyorsun yahu? TC nereden çıktı ki? "TC takınca imaj kalitesi düşer, bu yüzden FX daha iyi" demek ne demek? Hani derler ya "bu neyin kafası" :) Hadi diyelim ki ısrar ettin TC taktık, peki FX'e TC takınca imaj kalitesi düşmeyecek mi? FX algılayıcı TC'nin köşelerine ne yapacak örneğin? Hepsini geçtik, D7100'in çözme gücüne erişebilmek için D800'e (ya da D600'e) TC takman lazım! Yani D7100'ün değil D800'ün (D600'ün) ihtiyacı var! Yani? Yani "TC takmak dezavantaj" derken kendi ayağını vuruyor Mansurov arkadaş :) Çünkü TC'ye ihtiyacı olan DX değil FX.

Ne demek istediğimi örnekle anlatayım. Nikon 200-400mm f/4G objektifi düşünün. TC-14E II ile iyi geçindiği halde TC-17E II ya da TC-20E III ile çok fazla çözünürlük kaybediyor. Tecrübeme göre, TC kullanmak odaklama hızını ve doğruluğunu etkiliyor, bu yüzden 1.4x TC kullanmak en iyisi, özellikle hareket eden objeler için.

Şimdi bunun DX-FX farkıyla ne alakası var? Tamamen TClerden bahsediyor. DX'e TC takarsan zaten FX'e göre telefotoda 2 kat avantajlı oluyor, neyini tartışıyoruz hala? DX ile sanal olarak 1.5x TC kullanmış gibi oluyorsun zaten.

Aynı mantık yüksek megapikselli algılayıcılara da uygulanabilir. DX'in yüksek megapiksel avantajı hangi noktada FX'e göre geçersizleşmeye başlıyor?

Oha! Mantığı hala kavrayamadım ben. Belki ben anlayışsızım. TC'den girip DX'in fazla pikselllerinin dezavantajından çıktı :)


Özetle, DX'in "erişim" avantajı tartışmalı. Daha fazla kumlanma, el titremesinin daha fazla olması ve diğer sorunları düşününce, DX'in FX'e göre kazandırdığı bir ekstra göremiyorum.

İlginç. Titreşim ve daha yüksek gren/kumlanma konularında haklı olsa da fazladan erişim ve aynı alana daha fazla piksel sıkıştırmanın avantajlarını da görmek lazım.

3) Işık Saçılması

Ufak pikseller ışık saçılmasını da arttırır. DX algılayıcılar genelde f8 civarında saçılmadan etkilenmeye başlar. D300'de f11'de bu etkiyi farketmeseniz bile D7100'de bu etki farkedilir olacak. bunu görmek için çok yakından bakmak zorunda kalsanız bile bu etki var. Eğer Nikon 56MP'lik bir FX gövde çıkarırsa da saçılma etkileri D7100 ile aynı diyaframlarda ortaya çıkacak. Bu yüzden D800 ile D7000'de aynı diyaframlarda saçılma etkisi görülüyor. DX makineler FX makinelere göre daha çok çözünürlüğe sahip olduğundan saçılma etkileri daha geniş diyaframlarda ortaya çıkıyor. D7100'e 2.0x TC takın, f11'de bile saçılma etkilerini göreceksiniz.

Bir an kendimi hükümet sözcüsünün açıklamasını dinleyen bir gazeteci gibi hissettim :) Mantık kökten yanlış, ama o kadar laf var ki nesini nasıl düzelteceğimi bilemiyorum :)

DX kullanmanın avantajı, TC ya da uzun odaklı bir objektif kullanmadan telefotoya erişmek zaten! Neden 2.0x TC takıp f11 kullanıyorsun ki? Bu şuna benziyor: "Ferrari Lamborghini'den kötüdür, çünkü tüp takarsan performansı düşer". İyi de... Tüp takma o zaman?

4) Net Alan Derinliği Etkisi

Yanlış anlanan bir diğer konu da net alan derinliği konusu. DX algılayıcıların net alan derinliğini arttırdığına dair bir inanış var, ama pekçok insan bunun ne anlama geldiğini bilmez. Gerçek şu: DX algılayıcılardaki net alan derinliği sadece ve sadece "görüş açısı" aynı ise FX algılayıcıdan geniştir. Örneğin, D7000 (DX) ve D800 (FX) ile aynı mesafeden 500mm objektif ile kuş çekiyorsanız, DX makinenin alan derinliği sadece "aynı kadrajda" geniş olacaktır. Doğal olarak, aynı kadrajı almak için, D800 ile kuşa daha fazla yaklaşmanız gerekecek (yürüyerek mesela).

Yazıya güzel başlıyor ama gene kendini kendi ayağından vuruyor :) Açık açık son tümcede şunu diyor: D800 ile daha fazla yaklaşman lazım! Yani, DX ile daha uzaktan çekebilirsin (aynı kadraj için)! Peki sen değil miydin "DX'e TC takarsan dezavantaj yaratır" diyen? Şimdi de "DX daha uzaktan çeker" diyorsun. Bu kadar hızlı çark eden bir RTE tanıyorum :)

Şimdi eğlenceli kısım: D800'deki DX modu D7000 ile aynı görüş alanını verir. Yani D800'de DX modunu seçip D7000 ile aynı alan derinliğini almak mümkün!

Bravo, çok haklı. D7000 için dediğin doğru. Aynısını D800 incelemesinde ben de yazmıştım. Yalnız Nikon'un D3200, D5200 ve D7100 gibi üç 24MP makinesi var. Onları ne yapacaz peki? Onlar 16 değil 24MP. Yani DX'in "aynı alanda daha fazla piksel avantajı" hala var.

5) Daha Hafif Objektifler Efsanesi

DX kullananlardan "DX objektifler daha hafif ve ucuz" lafını duyuyorum. Geniş ve standart objektifler için bu doğru olsa da, telefoto objektifler için doğru değil. DX kullanıcıları için bir süper telefoto objektif yok, Nikon DX konusunda kullanıcıları çok düşünmüyor. Şu anda en yüksek odak mesafesi 300mm (18-300mm ve 55-300mm), ve bunlarrın ikisi de spor ve doğa fotoğrafçıları için yeterli değil. Bu durumda DX kullanıcıları pahalı ve ağır profesyonel FX objektifleri kullanmak zorunda kalıyor.

Sadece spor ve doğa fotoğrafçılarını düşünsen bile DX kullancıları avantajlı: D7000 + 300mm f4'ün erisimini D800 ile anca 400mm ile alabiliyorsun ki 300mm 400mm arasındaki fiyat ve ağırlık farkını bilen bilir (bilmeyen biraz Google yapsın). Avantaj var mıymış yok muymuş?

Şimdi bazıları DX kullanıcılarının 300mm f4 + 1.4x TC ile 600mm'ye ulaşabileceğini söyleyecekler, aynı erişim için D800'e 600mm veya 300mm f2.8 + 2.0x TC takman lazım. Ama yukarıda anlatttığım gibi D800 sayesinde FX kullanıcıları da D7000 ile aynı detayı alabiliyorlar, yani DX'in avantajı gene kalmıyor.

Mansurov'un kafası karışmış gerçekten. Bir D7100'ü örnek veriyor bir D7000'i. D800'ün içinde bir D7000 var ama D7100 ne olacak? Ooof of...

300mm f4 ile 300mm f2.8'i karşılaştıramazsınız. İkisinin amaçları ve kaliteleri farklı.

Bunun tersini söyleyemezsin zaten. Kalite farkı var ama fiyat farkı da aşırı. Ayrıca, D7100'e 300mm f2.8 takarsak ne olacak peki :) Yok hocam yok, ne desen olmuyor. DX'in telefoto avantajı çoğu durumda bariz.

6) Kesme Avantajı

Evet, DX algılayıcı objektifin en kötü taraflarını görmüyor (kenarlar), ve bu da köşe kararması ve diğer optik kusurların azalmasını sağlıyor. Ama bu süper telefoto objektiflerde önemli değil. Süper telefoto objektifler köşelerde bile çok iyi zaten. Ayrıca, spor ve doğa fotoğrafçıları için köşe performansı o kadar önemli değil. Hiçkimse çekeceği kuşu en köşeye yerleştirmez. Yani DX'in bu konuda da avantajı yok.

Köşelerdeki optik kusurların fazla abartıldığı konusunda katılıyorum. Ama gene de DX'in bu konuda avantajı var mı? Var.

7) Bakaç Boyutu

FX gövdelerin DXlere göre çok daha büyük bakaçları vardır. Bu sayede çekeceğiniz kuşun mükemmel odaklanıp odaklanmadığını kontrol edebilirsiniz. DX ile odak sistemine fazlaca bağlısınız çünkü bakaçtan iyi göremezsiniz.

FX gövdelerde bakacın avantajı var ama bunu yanlış anlatmış. Bakaçtan odak kontrolü yapan kaç kişi vardır bilemiyorum. FX bile kullansan telefotoda odak sistemine bağlısın çünkü 36MP'lik D800'de doğru odaklamayı bakaçtan falan yapamazsın. Asıl avantaj büyük ve daha aydınlık bakaç sistemi, ve bence önemli. D800 ile D5200'ün bakaçları arasında dağlar kadar fark var örneğin.

8) Multicam 3500FX ve 3500DX

Bence 3500FX 3500DX'ten daha iyi çalışıyor. Bazı insanlar ikisinin aynı olduğunu söylese de D300 ve D700'le olan tecrübeme göre 3500FX 3500DX'ten daha iyi. Sanıyorum sebep FX gövdelerdeki aynanın daha büyük olması ve bu sayede odak sistemine daha fazla ışık göderebilmesi. Odak algılayıcılarının boyutları arasında bir fark da olabilir, Nikon bu yüzden birine FX diğerine DX diyor sanıyorum. Aynı fark D600 ve D7000 arasında da var, D600'ün odak sistemi dah tutarlı çalışıyor. Belki ben FX sistemini daha çok seviyorum ama pratikteki görüşüm böyle.

FX kullanmış kimseler DX'e geömek istemez. D3 ve D300s'i aynı anda kullananlar da D3'ü daha çok kullanmak ister. İmaj kalitesinden midir, odak sisteminden midir yoksa başka sebeplerden midir bilemiyorum.

Bu konuda katılıyorum. FX gövdeler aynı sayıda AF noktasına sahip olsa bile odaklamada biraz daha hızlı ve daha tutarlı. Ama şu anda Nikon'un amiral gemisi D300s (D7100 çıkmış olsa bile gerçek profesyonel gövde D300s), D400 çıktığında bu olay biraz değişebilir.

8) DX'in Asıl Çıkış Amacı

DX asla bir "özellik" olsun diye yaratılmadı. Asıl amacı maliyeti azaltmak. Yani amaç "daha uzağa erişim" ya da "daha hafif sistem" değildi. DX'in avantajlarını çoğu aslında pazarlama taktiği.

Çıkış amacını herkes biliyor da, elinde bir avantaj varsa onu neden kullanmayasın? Objektiflerin ve gövdelerin ufak, hafif ve daha ucuz olduğu yalan mı? Çıkış amacı önemli mi? X ışınları ya da antibiyotik de şans eseri bulundu, "ama amacı bu değildi" diye onları da mı kullanmayalım?

9) DX'in Maliyet Avantajı

Bu başlıkta bir ilginçlik var. Mansurov yukarıdaki bütün yazı boyunca D800'ün DX'i ne kadar ezdiğini anlatırken, bu başlıkta bir anda D600'e dönüyor. Neden? Çünkü D600 ucuz :) Okuyun, kendiniz görün:

DX'in FX'e göre tek gerçek avantajı maliyet. Ama D600 gibi gövdeler ve sürekli düşen FX algılayıcı maliyetlerini düşünürseniz, büyük maliyet avantajı artık geçerli değil.

"Büyük maliyet farkı" derken ne anladığına bağlı. Şu anki fiyatlara göre D7100 1200$, D600 2000$. 800$ kime göre az? Ayrıca olayı "ikisi de 24MP ama biri FX" gibi düşünmemek lazım. 24MP D7100 sayesinde daha ufak ve ucuz objektif ile daha fazla telefoto imkanı elde ediyorsun ki bence büyük avantaj. Yani gövde + objektif fiyatını aynı anda düşünürsen DX sistemi telefotoda maliyet açısından hala çok daha avantajlı. D400 çıkarsa fiyatı 1600-1800$ aralığında olacaktır. Peki bu durumda DX'in avantajı kalmıyor mu? Bir kere, D300s bile gövde ve bazı özellikler olarak D600'ün önünde. D600 bariz bir şekilde (hatta bağıra bağıra) "BEN AMATÖR GÖVDEYİM" diyor. Fiyat yakın olsa bile amatör bir gövde ile profesyonel bir gövde farklı. Amatörler için aynı olabilir, orasını bilemem.

Eskiden FX için 3-4 kat para harcamak gerekiyorken bugün fark çok daha az. Üreticiler üst seviye DX gövdelerle yarışmasınlar diye D600 gibi giriş seviye FX gövdelerden özellik kırpıyorlar. D600'e 3500FX + 1/8000 perde hızı + daha büyük tampon bellek konduğunu düşünsenize.

Evet düşünüyorum. D600'e o özellikleri ekleyince D800 elde ediyorsun ve D800'ün fiyatı ne?Ama eskiden 2-3 kat harcamak zorunda olduğun kısmı doğru. Peki nasıl doğru? Sadece gövdeler için. Telefotoda DX'in gene avantajı var (kesme çarpanı sağolsun).

Şu anda kampanyalar sayesinde D600'ü 1800$'a bulabiliyorsunuz ve fiyat düşmeye devam ediyor. Bu yüzden bence DX sisteminin bir geleceği yok. Nikon bu sene D400 çıkarsa bile tahminen bu gövde son üst-seviye DX gövde olacak. D600'e 51 nokta AF sistemi ve daha fazla tampon bellek geldiği anda üst-seviye DX sisteminin sonu gelecek.

Yukarıda yazmıştım, D600'e o özellikleri ekleyince elinde D800 oluyor ve fiyat 800$ civarı artıyor.

Üreticiler DX'ten çok FX satmak ister çünkü objektifleri daha pahalıdır ve aynı erişim için daha pahalı objektif alman gerekir. Bu yüzden FX gövdeleri 2000$ sınırına çekerek daha çekici hale getiriyorlar. Kullanıcı için elbette önemli bir avantaj, ama yukarıda yazılanları iyi okursanız "hangi konularda avantaj" olduğunu bir daha düşünmek lazım. 3 kuruşa 5 köfte yok :)

PEKİ SEN NE DİYORSUN

Diyorum ki, aynasız sistemler DX DSLR gövdelerin en büyük rakibi. FX daha farklı. DX DSLRlar birgün yok olacaksa bunun sebebi FX DSLRlar değil aynasızlar olacak. Kullancıların önemli bir kısmının DSLR taşımaya ihtiyacı yok, çoğu kullanıcıya Olympus E-PM2 yeterli.

Ama, ama... Aynasızlar şu anda aksiyon gerektiren seri çekimler için yeterli değil, ve üst seviye aynasızların çoğu da stüdyo çekimleri için üretilmemiş (stüdyoda kullanabilsen de biraz uğraş gerektiriyor). Bu sebeplerden dolayı üst seviye DX DSLRlar bir süre daha bizimle. O kadar senelik 7D'ye tam rakip olabilecek bir aynasız var mı? Cevap: Yok. D600 ya da 6D de 7D'ye rakip değil. Peki hangi anlamda? Seri çekim ve kullanım anlamında, salt imaj kalitesi anlamında değil. Dağda taşta kuş-böcek çekeceksem 6D yerine 7D'yi tercih ederim. Aynı şekilde D600 yerine D7100 böyle bir çekim için çok daha iyi. Varsın ISO6400'de D600 daha iyi olsun, benim için önemli olan daha ucuz gövde ile ve daha ufak objektif ile daha uzağa erişebilmek. Peki D800? Bilemiyorum. kullanım tarzı, sağlamlığı, diğer birkaç üstün özelliği sayesinde D800 üstün olabilir (belki)... Ama D400 geldiğinde tahminimce D400 ağır basacak. Mantığımı anlatabildim mi?

Stüdyoda bile DX tercih edenler var. Aynı kadrajı daha uzaktan çekebilmeleri sayesinde daha fazla net alan derinliği almayı tercih eden moda fotoğrafçıları var. Bunlar stüdyoda ışığı kontrol edebildikleri için yüksek ISO'ya da ihtiyaçları yok. Adam gibi bir D400'ü D800'e tercih edecek fotoğrafçılar var, sırf net alan derinliğini yüksek tutabilmek için.

Amatör kullanıcılar için? Parası olan için D800 ya da 5DMarkIII'ü öneririm. Aletler iyi kardeşim! Para da sorun değilse al gitsin. Uzağa erişim için de 600mm f4ler var, tak 1,4x TC. Canavar :) Pahalı mı? Eşşek kadar hem de.

Para derdi olan bir kullanıcı için D7000 ya da daha iyisi D7100'ü D600'e tercih ederim. DX için çok kaliteli ve uygun fiyatlı objektifler var. Zamanımızın DX makineleri kullanıcıların kapasitelerinin çok ilerisinde. D600 + 24-85mm VR ile D7100 + 16-80mm VR arasında hangi durumlarda fark olur sizce? Ki 16-80mm'nin telefoto avantajı da var. 85mm f3.5 VR ile kısa telefoto makro sorununu çözmek varken D600 için 105mm f2.8VR ya da Sigma 150mm alman gerekiyor. Odak hızı az olsa da D7100 üzerindeki 55-300mm ile, D600 üzerindeki 70-300mm'den "daha uzağa" erişmen mümkün. Fiyat farkı ve ağırlık farkından bahsetmiyorum bile. Aynı 70-300mm kullansan bile D7100 ile avantajlısın.

Profesyonel kesim ne istediğini bilir zaten (ya da çoğunluğu öyle sanır :) ), o yüzden onlara birşey önerilmez. "Profesyonel" abi bu, boru mu :)

Dikkat ederseniz ISO başarımı, dinamik aralık, renk derinliği, net alan derinliği kontrolü gibi konulara detaylı değinmedim çünkü bunlara gelmeden önce tartışılması gereken şeyler vardı. Tam kare algılayıcıların APSC algılayıcılara göre bir miktar avantajının olduğu doğru. Bu yazıdaki amaç, "her zaman FX > DX" efsanesini yargılamak.

22 Nis 2013

Barış gelsin

Haftada 2-3 Meltem TV, Samanyolu TV, Bugün TV gibi kanalları takip edip Zaman, Taraf gibi gazeteleri de okumaya çalışıyorum :) Herşeyi bilemem, herşeyden anlayamam ama kendime göre doğrularım var. Dünümden daha bilgin, yarınımdan daha cahil olduğumu düşünüyorum. Ayrıca siyasetin her ortamda konuşulabileceğini düşünüyorum. Siyaset dediğin şey vazoları değil insanları etkiler, peki neden o insanlar fikirlerini söylemesin? Söyle kardeşim, sen de konuş, söyle. Okulda söyle, takside söyle, arkadaş ortamında söyle, fırsat bulduğunda yaz.

Örneğin: Barış gelsin?

Gelsin tabi. Kim karşı çıkıyor ki? Şehitlerin artmasını isteyen biri varsa da Allah onu kahretsin. İyi de "BARIŞ" ne lan?

Akil Adamlar bile bu "barış" sözcüğünün içini dolduramıyor. "Nedir kardeşim bu barış?" sorusuna sayfalarca cevap verirler ama ne olduğunu gene de söyleyemiyorlar. Çünkü bilmiyorlar, ya da biliyorlar ama delikanlı olmadıklarından söyleyemiyorlar. Tek amaçları "akan kanın durması gerektiğini ve diyalog sürecinin başlaması gerektiğini" halka anlatmak. Yapma be? Bunu bana anlatmanıza gerek var mı? Aranızda kan görmek isteten kaç kişi var? Peki devlet bunun karşılığında PKK'ya ne verecek? Neler konuşuluyor? Ne ödünler söz veriliyor? Yargı paketleriyle KCKlılar'ın salıverilmesi bu pazarlıklar yüzünden mi? Akil adamlar bunları biliyor mu? Hayır. İçi boş tonla laf. "Efendim barış gelsin". Savaş mı var yoksa bir silahlı isyan mı?

Yarım saattir Meltem TV'de "Akıl Defteri" diye bir program seyrediyorum. 3 arkadaş çıkıp kendi meşreplerince onlara verilen görevi yerine getiriyorlar (ya da "entellektüel birikimlerini izleyiciye aktarıyorlar"). Program baştan aşağı uyduruk ve içi boş laf dolu ("mükemmel barış dolu ileri görüşlü ve demokratik mesajlarla dolu" diye de düşünebilirsiniz). Gerçekten ciddi ciddi seyreden varsa yazık oluyor (ya da bilgileniyor, gerçekleri görüyor, aydınlanıyor?).

"Demokrasi ve insan hakları gelsin, BDPliler de bunu istiyor" diyor amcalar. Sonra ortadaki gözlüklü (Ümit Fırat) "hala 82 Anayasası var onu yaşıyoruz ve ben bundan utanıyorum" diyor yüzünü buruşturarak. "Sanki" 82 Anayasası'nın tam 16 defa %50'sine yakınının (177 maddenin yaklaşık 80 tanesi) değiştirildiğini bilmiyor bu arkadaş. Yani aslında Anayasamız 82'de yapıldığı şekliyle durmuyor. Anayasa'yı değiştirmek bu kadar zorsa nasıl 16 defa değişiklik yapılabildi? İsteyince oluyor muymuş? Yoksa Anayasa'yı kökten değiştirmenin başka bir amacı mı var?

"Hakedilen haklar verilmeli, bu yüzden Anayasa'da Kürtler'in istekleri kabul edilmeli" diyor ama bu "haklar"ın ne olduğunu söyleyemiyor. Nedir bu haklar? Olmayan ne hak varmış? Meclis'te kaç Kürt vekil var? Bakanların % kaçı Kürt? İstanbul'da kaç Kürt milyoner işadamı var? Turizm merkezlerinin % kaçının sahibi Kürt vatandaşlar? Elektrik-su paralarının toplanamadığını bilmeyen yok, sorun ne? Kim neyden şikayet ediyor? Benim devlet dairesinde, hastanede, poliste önceliğim var da Kürt vatandaşların yok mu? Bugün Türk bayrağını alıp sokağa çıksam polis gelip "provokasyon yapma, ortalığı karıştırma" diyebiliyor (televizyonda aynen bu sahneyi gördüm) ama PKK bayrağı taşımak yeni kanun paketiyle serbest hale geldi ve polis bunlara dokunmuyor; PKK bayrağı taşımak "demokratik hakları" ya... Ben cidden anlayamıyorum. PKK'nın askere öğretmene polise halka saldırmasının sebebi bu haklar mıymış yoksa.

"Toplumsal barış" dedikleri şey nedir? Hangi toplumlar arasında savaş var? Savaş mı yoksa bir terör olayı mı var?

Ben bunları yazarken TV'deki zevat "Türk" lafına taktı bu sefer de. "Türk" neymiş canım? Hangi devirdeymişiz ki?

Vay be.

Şu anda Sayıştay kanunuyla ilgili konuşuyorlar. 2004'te verilen kanun teklifi 2011'de kabul edilmiş (7 sene). Sakallı arkadaş diyor ki "bu kanun askere dokunduğu için kanunlaşamadı". Olabilir, emin değilim. Eğer öyleyse engelleyenin Allah belasını versin. Peki bu arkadaş o kanunda hükümetin özelleştirmelerine Sayıştay'ın dokunamadığını biliyor mu (4+4+4 kanununa benzer şekilde)? 2013'te Anayasa Mahkemesi Sayıştay kanununun bazı maddelerini iptal etti, ve AKP bu kararı türlü manevralarla uygulamıyor (yani Sayıştay hükümetin birçok mali harcamasına dokunamıyor). Bunlardan bahsediyor mu? Evet bahsetti ama "bunlar teknik konular o yüzden girmiyorum" dedi. Nasıl?

Sonra ihale kanunuyla ilgili "uzman" görüşlerini duyduk. Müteahhitlere kızdılar falan...

Tabi programı tamamen anlatamadım, seyretmeniz lazım. Pek muhterem insanlar, nur yüzlüler...

Şimdi TRT Türk'teki Küresel Siyaset programında Suriye ile ilgili söylenen yalanları seyredeyim, bakalım ne diyecekler.

Ha, bu arada... Yıllar önce "kahrolsun Amerika, İsrail'e ölüm" diye sokaklarda bayraklar yakan kıllı arkadaşlar 10 yıldır neden hiç meydanlarda yok? Bu ülkeler melek mi oldu yoksa? O zaman neyi yanlış yapıyorlardı, şimdi neyi doğru yapıyorlar?

Siz hiç "dilsiz şeytan" lafını duydunuz mu?  Ben hergün TV'de görüyorum da...

14 Nis 2013

OM-D ile düğün çekimi

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Dün akşam bir düğünde (düğün öncesi hazırlıklar dahil) OM-D EM-5 ile tamamı RAW+JPEG 630 kare çekmişim. 3 dakika da video var (video işini daha çok NEX-5N + 18-55mm ile hallettim). Sadece 75mm f1.8 kullandım. Standart düğün fotoğrafçısı vardı ama elinde 18-105mm VR ile D90 vardı ve satmak için davetlileri çekmekten düğün sırasındaki özel anları yakalayamadı diye düşünüyorum.
5DMarkIII'ü götürmedim çünkü elimde o aleti görenler bana "fotoğrafçı çocuk" muamelesi yapacaktı (tecrübeyle sabittir). OM-D + 75mm daha ufak ve az dikkat çekiyor.
Yaklaşık 170 kare seri çekim yapmışım. Yanımda yedek pil vardı ama gerek olmadı. 630 çekim + 3 dakika video sonunda "pil zayıf" uyarısı çıktı. Pil ömrüne şaşırdım çünkü resmi pil ömrü 360-420 çekim arası. Seri çekim sayesinde çekim sayısı artıyor ama gene de beklediğimden fazla.
Ekleme: Sonuçlar beklediğimden daha iyi çıktı. 75mm ile uzaktan rahatsız etmeden çekim yaptığım için mükemmel doğal pozlar çıkmış.

9 Nis 2013

Görevimiz Tehlike resmen çalıntı


Biraz önce Peter Ustinov'un "Topkapı" filmini seyrettim. 1960ların İstanbul'unu gösteren ilginç bir film. O dönemde sokaktaki insan yapısını bir yabancının yorumuyla görmek değişik. Örneğin film boyunca bir tane peçeli kadın görmedim. Sokakta gezen kadınların %99,9'u etekli ve rengarenk giyinmişler (varsa da kaçırmışımdır).

Her neyse, benim konum o değil. Bu filmi 7-8 yaşında seyrettiğimi hayal meyal hatırlıyorum ama şimdi tekrar seyrederken dank etti: Tom Cruise'un 1. Görevimiz Tehlike filminde Jean Reno'nun Tom'u iple sarkıttığı sahne, Topkapı filminden kopya! Bildiğin aşırma yahu. Hatta ipin Jean Reno'nun elinden kayması ve son anda yakalaması, aşağıda sarkık duran elemanın hareketleri vs... Resmen aynı. Topkarı filminde hırsız Topkapı sarayını soyuyor ve Peter Ustinov amcam tepeden iple onu indirip kaldırıyor.

Kopyacı Toooom kopyacııııııııııı.... Yukarıdaki sahnenin aynısı Topkapı filminde var.

Bu arada filmde Kırkpınar yağlı güreşleri falan da var ama "sözde" İstanbul'daymış :) Neyse, herkesi peçeli sakallı gösteren uyuz filmlerden iyidir (mesela Jackie Chan). Örneğin filmdeki Türk müzikleri de Arap müziği ya da arabesk değil bildiğin neşeli Türk müziği. Türkçe konuşanlar da Ermeni ya da Yunan şivesiyle konuşmuyor.

Bu arada yazıda çok fazla "Türk" lafı geçti, Tayyip falan okursa kızar neme lazım aman diyim. Bu aralar alerjisi var ya...