25 Eki 2010

Eğitim şart

Markus Merk diye Alman bir hakem var. İtalyan Pierluigi Collina'dan sonra dünyanın gelmiş geçmiş en iyi hakemi sayılır. Bu adamcağızı bu akşam LigTV'de seyrettim. Mustafa Denizli ve Şansal Büyüka ile bir programda konuktu.

Bir ara Trabzonspor'un bir defans adamının rakip takımın forvetini düşürmesini tartıştılar. Faul var mı yok mu, karar vermesi çok zor bir pozisyon. Bence faul, sence değil. Ama tartışmada birşey dikkatimi çekti: Büyük teknik direktör, sayılan-sevilen Mustafa Denizli kurallardan beyhaber! Markus diyor ki: Defans oyuncusunun gelişi dengesiz, o hızda koşan bir futbolcuya o müdahale fauldür ve kırmızı kartı gerektirir (son adam olduğu için). Bunun yanında bir sürü açıklama yaptı. Yani mesele koşan forvet oyuncusunun dengesiz bir müdahaleyle yere indirilmesi.

Mustafa Denizli faul olmadığını savundu, ama en büyük savunması: "Futbolcu faul için gelmiyor"! Ya yuh artık, böyle bir adam biraz kural okumaz mı? Daha "kontrolsüz hareket" terimi doğalı 10 yıl ya var ya yok. Faul olması için her zaman niyete bakılmıyor ki? Gole giden adamı üfleyerek de düşürsen, arkan dönükken yanlışlıkla çelme taksan da o faul olur. "Ama ben onu çok seviyorum, düşürmeye gönlüm elvermez" diyen affedilmiyor. Sen yere düşerken rakibine çarpıp düşürsen de faul! Bu "istemeden oldu" lafını cahil spor yorumcusundan duymaya alıştık da Mustafa Denizli nasıl bilmez hayret.

Elle müdahale de aynı şekilde yanlış biliniyor. Oyuncunun elleri yana açıkken (gövde ellerle beraber haç şeklindeyken) topa elle müdahale ederse, o serbest vuruş ile cezalandırılır. Bu durumda gene niyete bakılmıyor. Eller gövdeye yapışıksa durum farklı, o zaman niyete bakarsın. Maşallah bizde herkes "niyet" peşinde.

Antremanlarda teknik direktör hakemlik yapıyorsa vay bizim futbolculara! Cehalet kötü şey...

Not: Şimdi Stoke City - Manchester U maçına bir göz attım. Bizim Tuncay 81. dakikada mükemmel bir gol atarak durumu 1-1'e getirdi, ama 86. dakikada tutması gereken adamı (uzun saçlarını artist artist düzeltirken) kaçırınca Stoke City 2. golü yedi ve maçı 2-1 kaybetti. Fener bu çocuğu satınca çok sevinmiştim, ama "Türk'ün gücünü Avrupa'da göstersin" diye değil Fener kurtuldu diye. Daha önce de bundan bahsetmiştim.

13 Eki 2010

20'de 1

..
Gazetelerde haber: Türk Milli Takımı'nın sahadaki futbolcularının değeri 89.4 milyon Euro, Azerbaycan'ınkilerin toplamı 4.8 milyon Euro. Ve ardından soru: Nasıl oldu da yenildik?

Bariz değil mi? Demek ki bizim futbolcuların değeri o kadar değil! Herşeyde olduğu gibi onları da şişirdik. Türkiye'deki futbolcuların değerleri 2000lerin başında patlayan web sitelerinin hisse değerleri gibi, %99'u balon.

Annem ilkokul öğretmeni (şu anda yaklaşık 35 yıllık). Veli toplantılarında başarısız öğrencilerin velilerini kırmamak için "aslında çok akıllı ama biraz dikkatsiz" der. Gerçekte gerizekalı insan çok yoktur, ama insanın değeri "potansiyeli" ile değil "ortaya koyduğu iş" ile ölçülür. Dünyanın en zeki insanı kahvede pişpirik oynuyorsa o benim için en yararsız adamdır. Yetenekli öğrenci yeteneğini kızların eteğini kaldırmaya veya PC oyunu bitirmeye harcıyorsa ne işe yarar?

Yetenekli ama bu yeteneği bir b.ka yaramayan futbolculardan örnekler:
- Sergen Yalçın (daha geçen televizyonda "koşmayan orta saha mı olur" diyordu :) )
- Rıdvan Dilmen
- Kazım Kazım
- Ceyhun Eriş (Biraz "dikkatli" olsa Fener'de efsane olurdu)
- Tarık Daşgün (gene Fener)

Evet yukarıdakiler Türkiye'de değerliydi, ama bu değer milli takıma veya Avrupa maçlarına yansıdı mı? Anamızın liginde efelenmek kolay... Türkiye'den Avrupa'ya gidip tutunan 3 futbolcu ya vardır (örneğin tugay) ya yoktur (örneğin Tuncay), artık sebebini sorgulamayalım.

Not: Hakan Şükür'ü nasıl bilirsiniz? Yukarıda örneklerini verdiklerimin tam tersi. Yetenek az, ama eşek gibi çalışıp herşeyini ortaya koyardı, ve o sınırlı yeteneğiyle iki savunma oyuncusunu mutlaka peşinde gezdirirdi.

12 Eki 2010

Elmanın sapı üzümün çöpü

 .
Henüz bulamadığımdan üzümün çöpü yok ama elmanın sapı aşağıda:




Yardımcı makro tüpleri takarak çekmeyi deneyeceğim, bakalım ne olacak...

11 Eki 2010

Dans - Dansın Sultanları - Grease

"Sultans of the Dance"in ilk gösterilerinden birini izlemiştim (1999 sanıyorum). (İlk duyduğumda " "Dansın sultanları" demek arabesk kaçtı galiba, İngilizce özentileri, ne olacak!" diye düşünmüştüm, ama bu ayrı konu.)

Gene o senelerde Grease müzikali Mydonose Showland'e gelmişti (gene Türkçe değil, ama neyse). Ardarda bu iki gösteriye gitmek "Dansın Sultanları"nı (DS diyeyim) başka gözle görmeme sebep oldu. Size Grease ve Dansın Sultanları'nı karşılaştırayım:

Haydin kızlar eller havaya...

- Grease'deki oyuncular sanki dünya yıldızıymış ve o gece son geceleriymiş gibi inanılmaz bir şevkle oynadılar. Hepsi güler yüzlü ve inanarak kendini rolüne vermişti. Hatta bazıları o kadar coşkuluydı ki yüzlerine bakınca içim kıpır kıpır oldu. Arka planda dansetmeden duranlar bile somurtuk somurtuk sırasını beklemiyordu (üff, hadi sıra gelse de zıplasak). Mustafa Erdoğan'ın gösterisindekiler buna tamamen zıt, istemeden ve sanki birileri onları zorluyormuş gibi sahnedeydiler. Hatta bazılarının, sanki şortlarında iğne varmışçasına, yüzlerinde saçma bir ifade vardı.
Resmen oraya gidip aralarında oturasım geldi...
- Grease'de orkestra canlıydı! Oyuna uygun bir şekilde ve "mükemmel" çaldılar. Erdoğan'ın oyunundaki tabii ki banttan.
- "Dansın Sultanları"nda koreografi yok gibiydi. Bana tek amaç 90 kişinin sahnede simetrik durmaya çalışıp aynı anda ayak sallaması gibi geldi. Grease'de (tabii ki müzikal olmanın da etkisiyle) toplu danslarda bile bir konu vardı, ve asla ve asla "ulan gene mi ayak sallıyorlar" demedim.

- Grease bittikten sonra o üniversiteli halimle para biriktirerek aldığım biletlere hiç acımadım, gösteri merkezinden çıktığımda yüzümde hala bir gülümseme vardı. DS'ten çıkınca "ne oldu acaba" diye düşündüm, ve resmen kandırılmış hissettim. Beğenenler de vardı elbet ama ben diğer ülkelerdeki dans gösterilerini sürekli TRT'den seyrettiğim için karşılaştırma yapabiliyordum.
Hayıııııır, öyle değiliiiz haayıııııırrrr....
Şimdi "yıllardır zaten kendini ispatlamış ve olgunlaşmış bir gösteri ile daha yeni oluşturulan bir ekiple hazırlanan Türk gösterisini neden karşılaştırıyorsun" diye düşünebilirsiniz. Düşünün bir, hadi ben bekliyorum...

Grease'in ilk sergilendiği gecenin fotoğraflarını gördüm! Gene yüzlerde yukarıda bahsettiğim mükemmel "kendini vermişlik" ifadesi var. Danslar gene güzel.

Başka bir tez: "Amerika'da yıllardır var olan bir "eğlence sektörü" ve bu işi profesyonel olarak yapan binlerce kişi var. Grease bu yapı üzerine inşa edildi." Evet, doğrudur, ama bu "insanların kendini işine vermesini" veya bizdeki "odun surat" ifadesini açıklar mı?
Eller havada ama simetrik değil, bu "dağınık" görüntü "80 kişi yanyana eller havada" görüntüsünden daha çekici (kişisel görüşüm)
"Tecrübeli ve profesyonel oyuncuların çokluğu" da hiçbirşeyi açıklamıyor. Bu aralar yeni çıkan "Street Dance" filmini ele alalım (İngiliz filmi). Filmin oyunculuğu ve konusu beş (rakamla 5) para etmez, hatta çok kötü. Bunun yanında, oyuncular dans etmeye başlayınca bambaşka bir kimliğe bürünüyorlar, resmen "özgür" oluyorlar! Oradaki oyuncular da ortalama 18 yaşında, kaç yıllık profesyonel olabilirler ki? Dans da böyle birşey zaten, kafanızı tamamen boşaltıp içinizden geleni dışa vurduğunuzda dansınızın kötü olması neredeyse imkansız. "Biz biliyoruz da mı oynuyoruz" deyip düğünlerde herkesi oyuna kaldıran insanlara ben büyük saygı duyarım. Dans etmek normaldir, odun gibi utanıp sıkılarak oturmak anormal. Hatta yabancı bir ülkede herkesin deliler gibi dansettiği bir diskoda elinde içki bardağı ve cep telefonuyla oturup somurtkan RTE bakışıyla çevreyi kesen adam ya Rus mafyasıdır ya yurdum insanı Türk.

Benim başka bir tezim var: Aile eğitimi ve gelenek-görenek. Ya da Kargo'nun şarkısıyla açıklıyım:
Susmak doğuda erdem, meziyet anlamında
Batıda ise değersiz bir hak gibi
Gülmek doğuda utanç, kibir anlamında
Batıda ise doğal bir istek sanki

Bence Grease ile Dansın Sultanları arasındaki farkın en büyük sebebi buydu. Küçüklüğümüzden itibaren "aman sus", "oğlum otur yerine", "dinlemeyi öğren", "söz gümüşse sükut altındır" ile büyüyen biz, daha küçük yaşlardan "kendini ifade etmemeyi" öğreniyoruz. Dikkat ederseniz "göbek atarak" hareketli dans edilen bölge genelde Trakya Bölgesi oluyor. Trakya Bölgesi'nin büyük çoğunluğu Balkanlar'dan geldiği için aslında buralardaki kültür Bulgaristan, Kosova, Arnavutluk, Makedonya gibi ülkelere çok benziyor. Anadolu'da daha ağır başlı danslar varken Trakya'da genelde "hadi kıvır beyaa" hakim.

Gülmek ayrı bir dert. Gülen adam "yumuşaktır", "gayriciddidir", hatta sizinle "alay eder". Gülen adam ciddiye alınmaz, belki de bu yüzden sık sık gülen insanlar doğu toplumlarında lider olamaz. Halbuki gülmek muhteşem bir tepkidir, (gerçekten alay etmek için gülmüyorsanız) karşınızdakine moral vermelidir, yaşam sevincinizi gösterir.

Yabancıların olduğu toplantılarda toplam konuşulan vaktin %80'inde Türk insanımız daha küçüklükten öğrendiğini çok iyi uygular; yani susar. Hemen tüm konuşmayı diğer taraf yapar. "Ama biz az ve öz konuşuruz" diyen arkadaşlara buradan gülücüklerimi gönderiyorum :)

Ek açıklama: Yeni Anadolu Ateşi'ni seyretmedim, belki yukarıdaki eleştirilerim bu yeni gösteri için geçersizdir.  Zaten hep -dı'lı -di'li geçmiş zaman kullandım. Örneğin Mevlana, Efeler vs.. gibi Anadolu'ya özgün birçok dans var, ve hatta dünyanın bilmemkaç ülkesinde gösteri yapmaları da harika. Zaten gösterinin 11 senede gelişmiş olması gerekir değil mi? İnternet sitesinde gördüğüm fotoğraflarda oyuncular gülüyordu. Videolarında çok anlayamadım ama gelişme elbette ki var. Yalnız gene "eller yanda veya havada" hareketini gördüm sürekli. Yok mu başka "sahnede çekici ve göz alıcı" gelecek hareket? Yanyana gelen 80 kişi yalnız eller havada mı hareket eder?

Mısır'da Anadolu Ateşi
Bunlar benim düşüncelerim.

9 Eki 2010

Mavi Ay

Mavi Ay'ı hatırlayan var mı? TRT'de gösterildiği dönemlerde saat kaç olursa olsun seyrederdim (ve her Türk çocuğu, genci ve erkeği gibi) Cybill ablaya aşıktım :)

Bu aralar nette biryerlerde Türkçe seslendirmeli buldum ve seyrediyorum. Müziği ve başlangıç sahnelerindeki nostaljşk fotoğraflar beni nedense çok etkiliyor. Dizinin kendisi o kadar iyi değil :) Belki 80ler'i yansıttığı içindir.

Cybill abla (bizim mankenler gibi) çok amatör, ellerini nereye koyacağını bilmiyor, konuşmadığı zamanlarda yüzünden yapmacıklık akıyor ama gene de bizimkilerden daha sempatik. Bruce amca zaten bu diziyle coştu. O da çok amatör, ama Cybil'dan daha rahat (ve yavşak :) ) olduğu için çok göze batmıyor. Dedektiflik bürosundaki gözlüklü-hastalıklı kız şu anda basit ve yapmacık gelebilir ama bu dizi çıktığında türünün ilk örneğiydi (telefonda okuduğu salak şiirlere ben çok gülerdim, hala enteresan geliyor), yani hemen her şeyi orjinal. Her bölümde ayrı bir cinayet-hırsızlık hikayesi var ama asıl olay Maddie Hayes ve David Addison arasındaki "gizli" aşk ve sürekli tartışmaları.

Dizinin yaratıcısı Shakespeare'nin bir oyunundan esinlenmişti diye hatırlıyorum.

Bu dizi şu ana kadar yapılmış tüm Türk dizilerinin toplamından daha başarılı!! (belki İkinci Bahar yaklaşır, o da Şener Şen sayesinde)

Not: 2. sezon 4. bölümün Orson Wells'e ithaf edildiğini farkettim. Adam 1985'te vefat etmiş, yani ben ilkokuldayken. Bir dahiyle aynı zamanda yaşamışız :)

27 Eyl 2010

Et fiyatları

Türkiye'de et fiyatları "inanılmaz" rakamlara yükseldi. Neden? Birçok sebep sayılabilir. Belki en büyük sebeplerinden biri bu sorunu çözecek insanların et kaçakçılığından kamyon dolusu para götürmesidir, bilemem.
Ben basit hesap yaparım: Kosova'da taze et (ve en güzelinden) 4,5 Euro/kg. Ben 1.500 kişilik et alınca iyi indirim alabiliyorum. Türkiye binlerce ton alınca diyelim 3.8 Euro'ya indi. 3,8 Euro eder 7,5 TL. 7,5 TL'lik et Türkiye'de nasıl oluyor da 25 TL'ye çıkıyor? Devlet istese bu fiyatı aşağı çekemez mi? "Yetkililer" hangi yüzle hala ortalıkta dolaşıp "halk için çalışıyoruz" diyorlar?

Başka bir örnek: Arnavutluk'a Brezilya'dan gelen orta kalite eti 3,7 Euro/kg'ye alabiliyorsunuz. Gene binlerce ton alırsanız bu fiyat nereye iner bilmem.

İnsanları "temiz değil", "nasıl kesildiği belli değil", "aa haramdır" diye kandırıyorlar. Sen binlerce ton ısmarla, adam onu takla atarak bile keser. Halk saf ama ben değilim, siz de olmayın.

Tarım öldü, hayvancılık bitti, KİTler (pardon, en karlı KİTler) ve bankalar yabancılara satıldı, daha suçunu bilmeyen gazeteciler hapiste, her muhalif yazar işten attırılıyor veya "darbeci" ilan ediliyor, "söz milletin" diyen başbakan aynı millete "ananı da al git" diyor, PKK ile savaşan askerler yargılanırken sınırdan giren ve "pişman değilim" diyen PKKlılar omuzlarda taşınıyor (beklemedikleri derecede sert tepki gelince geri adım attılar) ama "One minute" ile herşey unutuluyor...

Anayasa'dan sonra yeni bomba "Kentsel Dönüşüm". Bunu iyi takip edin, altından çok ilginç şeyler çıkacak.

THY-TAV-Ucak vs...

"Gereksiz fotoğrafları silme" seanslarından birinde aşağıdakini buldum. 1 Ağustos'ta annemin ameliyatına giderken Atatük Havalimanı iç hatlar terminalinde çekmiştim. Akşam 9 civarıydı.

Uçuşların tamamı gecikmeli (sonradan Antalya uçağı da biraz ertelendi). O akşam olağanüstü bir kalabalık yoktu, volkan falan patlamamıştı, apronda deve de kesmiyorlardı... Bu aralar böyle gecikmeleri ben çok görüyorum. Yalnız iç hatlara özgü değil. Belki hepsi bana denk geliyordur, bilemem.


25 Eyl 2010

Aleyhte yazmak mı? Sakın haaaa...

Hanefi Avcı, Bekir Coşkun, Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, İlhan Selçuk, Türkan Saylan aklıma ilk gelenler. Daha niceleri var elbet.

Sen ne hakla iktidar aleyhinde yazarsın-konuşursun? Hatta yukarıdaki utanmazların bazıları hergün aleyhte yazıyor(du), peh peh. Halbuki bazıları ne güzel "demokratik demokratik" yazarak villalar, konaklar (boğazda) alıyor, Amerikalar'da geziyor, TRT'den ayda 1-2 programa katılarak yılda bilmemkaç yüzbin Euro alabiliyor. Sen "karşıt" yazarsan ya alaşağı edilirsin, ya kovulursun, ya iftira yersin, ya hapse girersin, ya da bunların hepsi aynı anda olur. Hiçbiriniz Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan kadar demokratik olamazsınız!

Hapiste bu kadar gazeteci varken Başbakanımız bugün gazetecilerle toplanıyor, ama orada bile bir ayrımcılık var. İnternet gazetelerinden yalnız 3'ü çağrılmış (tahmin edin hangileri), bu yüzden bu toplantı internet gazeteleri tarafından boykot edilmiş. Şimdi boykot eden bazı siteleri yasaklamayalım da ne yapalım? İnsan "millet"in seçtiği Başbakan'ı nasıl boykot eder? "Adam ol lan", "ananı da al git!" denmeyi hakediyorsun işte...

Bakın buguünkü medya toplantısında söylediklerinden bir-iki tümce: "Medya 4. kuvvettir, öyle denir. Medya yasama-yürütme-yargının yerini aldığında sağlıklı bir demokratik süreç olmayacaktır. Kendini muhalefet partilerinin yerine koyan bir medya yapısı demokratik standartlarının yükselmesine katkı sağlamayacaktır."
Zaten 1 yıla kalmaz bahsettiği 3 kuvvet de kendisine geçecek. Medyanın yarısı zaten "yandaş", kalan yarısını da "muhalefet etmeyin", "yazarlarınıza sahip olun" diye "uyarıyor", peki neden şikayet ediyor?

Ama Başbakanımız haklı. Bir kere "One minute" meşruiyeti hala üzerinde. Şimdi en çok kar eden, en değerli KİTleri yabancılara satsa bile (yoksa sattı ve satıyor muydu?), kendini denetleyebilen bütün mahkemeleri ele geçirse de, gazete sahiplerini alenen tehdit etse de,  bu "millet" gene onu seçer. Peki neden? "One minute" de ondan. Bu "meşruiyet" konusunda Amin Maalouf'un "Çivisi Çıkmış Dünya" kitabında Mısır Devlet Başkanı ile ilgili yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim.

Abdullah Gül Amerika'da akademisyenlere "Türkiye'de internet sansürü yok" demiş. Burayı okuyun.

11 Eyl 2010

Kayseri - Fenerbahçe

Şimdi TRT'de Fenerbahçe -  Kayserispor maçının geniş özetini seyrettim (11 Eylül 2010). Hani TRT yoluyla "yandaş"lara tomarla para dağıtılan TRT var ya, işte o TRT.  Hakan Şükür'e 1 yıllığına 1 milyon Euro verildiği söyleniyor, artık bu parayı "yorumcu olarak" ne kadar hakettiğine siz karar verin.

Neyse, maça gelecek olursak: Fenerbahçe kendi sahasında olmanın verdiği avantaj ile maç boyunca baskılı oynadı. Üstüste gol pozisyonları bulan Fenerbahçe, Kayserispor'un kalecisini geçemedi. Özellikle ikinci yarıda Kayserispor kendi sahasından çıkamadı, sadece 1-2 cılız kontra atakla gol aradı. Maçın sonlarına doğru Fenerbahçeli oyuncular adeta şov yapıp top dolaştırdılar, bu yüzden Kayserispor'lu futbocular sinirlenip oyunu sertleştirdiler. Maç boyunca Kayserispor'un 10 numarası oyunda görülmedi. Zaten önceki maçlarda da böyle oynuyordu ama 4-5 maçta bir attığı-attırdığı goller ile adeta göz boyuyordu (Kayserispor'un eski oyuncusu Tuncay da böyleydi de, Allah'tan satıp kurtuldular); artık bu ayyuka çıktı. Bu adamı artık atarlar mı satarlar mı bilmem...

Kayserispor'un yeni transferi stoper sakatlanınca (deplasmana stoper getirilmediği için) gece körü ve "hafif kayık gözlü" orta saha oyuncusundan stoper yaptılar. Doğal olarak adamcağız nerede duracağını ve nereye-ne zaman müdahale edeceğini bilemediğinden (özellikle ilk gole dikkat) Kayserispor ardarda iki gol yedi.

...................

N'oldu, inanmadınız mı? Yukarıda Fenerbahçe yerine Kayserispor, Kayserispor yerine Fenerbahçe koyarsanız herşey yerine oturuyor.

Ve evet, ben iki senedir iddia ediyorum ki Alex artık Fener için bir ağırlık. Aynen Tuncay gibi 4-5 maçta bir ortaya çıkıp kurtarıcı oluyor, ama dikkat ederseniz diğer maçlarda sahada bile yok.

Fener geçen sene Alex+Guiza+Deivid+Kazım Kazım gibi "yıldız" görünen ama pulları dökülmüş standart (hatta daha kötü) oyunculara dayandı. Bu sene yarısını kadro dışı bıraktılar. Kazım Kazım'a bir şans verdi, herifçioğlu yüzünden Fener kupadan elendi. Artık Alex kaldı, inşallah onu da yakında "antrenör yardımcısı" gibi bir görevle "onurlandırırlar".

1 Eyl 2010

Tokina 11-16'nın optik kusurları üzerine kısa kısa...

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

...
...
Girizgah

Fotokritik'te bir başlık altında Tokina 11-16 hakkında söylenenler kafamda soru işaretleri doğurdu. Bu kadar süredir kullandığım lensi daha tanıyamamış mıyım? Yoksa söylenenler yalnız test sonucu olup pratikte geçerli değil mi? Örneğin belki bu lens ile gerçekten de iç yansımalardan (flare) fotoğraf çekilemiyordur, veya kenarlardaki ışık saçılmaları fotoğrafı rezil ediyordur.

Haydin görek.

İç yansımalar

Önce iç yansımalar. 50D + 11-16 11mm'de yaklaşık Canon 17-40 5DMarkII üzerinde 17mm'ye denk geliyor. Hatırlatayım, 17-40 özellikle 5DMarkII üzerinde (özellikle köşelerde) en başarılı lens değil.



Sağdakiler Canon 17-40, soldakiler Tokina 11-16 ile çekildi. Tokina üzerinde bir-iki leke var. Güneşe doğru fotoğraf çekildiğinde iki lens de kontrast kaybı yaşıyor. Bu etki Tokina'da biraz daha belirgin. İç yansıma iki lenste de var ve oluşan etki ikisinde de farklı. Kişisel seçimdir ama, eğer iç yansımalardan dolayı 11-16 ile fotoğraf çekilemezse Canon 17-40 f4L için de aynı şeyi söyleyebilirim. En azından bazı lenslerde oluşan "güneş fotoğrafın her yerinde" etkisi yok. Keşke elimde başka bir ultra-geniş açı olsaydı da deneseydim.

Işık saçılmaları

Işık saçılmasından bu linkte "Kisaltmalar ve Ozellikler" başlığı altında çok kısa bahsetmiştim. "Genelde" ultra-geniş açılı lenslerin büyük sorunlarından. Yüksek kontrastlı kenar geçişlerinde oluşuyor (Tamron 70-300 Di LD ile yüksek kontrasta da gerek yok, ben Pentax k10D ile her fotoğrafta morluk elde edebiliyordum).

İlk örnekte evin içinden dışarıyı çektim. Dışarısı parlak olunca evin duvarlarıyla yüksek kontrast (karşıtlık) oluşuyor. Photozone'un yaptığı testlerde en kötü CA f8 değerinde oluştuğu için aşağıdaki fotoğrafı f8'de çektim:

50D, Tokina 11-16, f8, 1/125, ISO100



Soldakini RAW'dan direkt JPEG'e çevirdim. Sağdakini ACR'de "Chromatic Aberration" ayarıyla 3 saniyede düzelttim. Yeni Nikonlar JPEG fotoğraflarda bunu makine içinde de düzeltiyor. Kaldı ki A4 boyutunda baskı aldığımda bu morluklar belli olmuyor. Daha büyük baskı alacaksanız ne olacak? Zaten adam gibi baskı almak için adam gibi bir program kullanacaksınız ve bu program CA'yı şipşak düzeltecek.

İkinci örnek olabilecek en kötü senaryolardan biri. Bir köprünün altında durup güneşin yarısını en köşede görecek şekilde çekim yaptım:

En kenarda güneşin yarısı.


Üstteki yarıda görüleceği gibi köprü kirişinin altında mavi-mor bir çizgi var. Alttaki yarıda gene ACR ile düzeltilmiş hali var. 11-16'nın bir avantajı var: CA, aynen bombelik gibi (sayfada "Lens Correction" aratın), çok düzenli, bu yüzden düzeltmesi çok kolay. Bazı lenslerdeki saçaklanmayı ACR ile düzeltemiyorum (hatta ismi lazım değil, bazı L lenslerde böyle), gidip saçaklanma olan yerdeki mor ve magenta'nın doygunluğunu azaltmak zorunda kalıyorum.

Son olarak 17-40 ile karşılaştırayım dedim. Hatırlatayım, 17-40'ın iç yansıma direnci (flare resistance) iyi kabul edilir. Diyafram gene 8:


Tokina + 50D
17-40 + 5DMarkII
Hımmmm.. Ne desem bilmiyorum... İki lenste de güneşlik takılı değildi. CA düzeltmesi yapmadım.
Hazır oradayken 11-16'yı 5DMarkII'ye takıp 16mm-f8'de bir kare çektim. Sonuç:


Tokina'yı satmasam mı acaba :)

Not: Dediğim gibi, elimde Sigma 10-20 f3.5 veya Canon 10-22 f3.5-4.5 gibi rakipler olsaydı daha iyi olurdu.
Not2: Bendeki 17-40'ın sol tarafında bir sorun mu var diye şüphelenmeye başladım. Sanki daha iyi olması gerekli gibi...

28 Ağu 2010

Büyük Yalan

http://tr.wikipedia.org/wiki/Joseph_Göbbels

Diktatör ve katil Hitler'in "Mein Kampf" (My Struggle, Kavgam) adlı kitabında yazdığı, Nazi Almanyası'nin propaganda bakanı Joseph Göbbels'in kullandığı bir teori vardır: Büyük Yalan (Big Lie). Türkçe çevirisini okumadım (kitap aşırı kalın, bana gelmez :) ). Dün akşam iktidar partisi güdümlü kanalların hepsinde (olmayan var mı?) aynı yalanları görünce bu teori aklıma geldi. Hemen Hitler'in bu teoriyi nasıl açıkladığını araştırdım ve aşağıdaki İngilizce çeviriyi buldum (10. Bölüm'deymiş):

"In the big lie there is always a certain force of credibility; because the broad masses of a nation are always more easily corrupted in the deeper strata of their emotional nature than consciously or voluntarily; and thus in the primitive simplicity of their minds they more readily fall victims to the big lie than the small lie, since they themselves often tell small lies in little matters but would be ashamed to resort to large-scale falsehoods. It would never come into their heads to fabricate colossal untruths, and they would not believe that others could have the impudence to distort the truth so infamously. Even though the facts which prove this to be so may be brought clearly to their minds, they will still doubt and waver and will continue to think that there may be some other explanation. For the grossly impudent lie always leaves traces behind it, even after it has been nailed down, a fact which is known to all expert liars in this world and to all who conspire together in the art of lying."

Hepsini çevirmeye niyetim yok, ama kısaca şöyle: "Büyük Yalan"ın içinde her zaman inandırıcılık vardır. Basit beyinli halk büyük yalana küçüğünden daha çok inanır çünkü hepsi ufak yalanlar söyler ama daha büyük yalan söylemeye hepsi utanır. Çok büyük ve geniş çaplı gerçek olmayan şeyler yaratamazlar, ve diğerlerinin gerçeği bu kadar çok ve alenen değiştirebileceği akıllarına gelmez. Doğru kanıtlansa bile hala kafalarında "başka bir açıklaması olmalı" şüphesi kalır. "Hayasız-Arsız" derecede büyük yalan, aksi kanıtlansa bile akıllarda soru işaretleri bırakır, ve en büyük yalancılar bunu çok iyi bilirler.

Göbbles'in Hitler'den sonra en iyi hatip olduğu söylenir. Ateşli ve çok zeki bir adam olan Göbbels'i şu anda AKP Grup Başkanvekili olan bir arkadaşa benzetiyorum: Çok etkili konuşuyor, ses tonu ve kendine güveni mükemmel, ama söyledikleri hicbir manaya gelmiyor (şu anda bakan oldu :) ).

Zaten AKP iktidarının icraatları Nazi Devleti'ne inanılmaz benziyor. Muhalifler yalanlarla/baskılarla bertaraf edildi veya zayıflatıldı (gerçi bunu yapmayan iktidar yok). Olmadı, muhalif yazarları işten attırdılar (Emin Çölaşan, Bekir Coşkun örnekleri). Hatta RTE ileri gidip gazete sahiplerine "yazarlarınıza hakim olun" dedi (yazarını da al git!). Yazarları attırmak yetmeyince muhalif gazeteleri kapattılar veya sahipleri aleyhinde "bel kırıcı" davalar açtılar, cezalar verdiler (Doğan). Bu cezalar verilirken Ingiliz BP aleyhine verilen 474 milyon liralık vergi cezası nasıl olduysa iptal edildi (sonrasında Cumhurbaşkanı'na çok prestijli bir İngiliz ödülü verilmişti (sponsorlara dikkat), ama bu tamamen rastlantı olmalı) AKP işi daha da ileri götürüp önce gazete ve TVleri batırdı, sonra komik paralara ve tamamen devlet kredisiyle yandaşlarına "hediye" etti. Böylece ülkede muhalefet yapan 2-3 gazete ve web sitesi kaldı. Tüm medyanın %99'u yalan söyleyince veya vermesi gereken haberleri vermeyince geri kalanlar marjinal kaldı. 99 kişi "Ak" der, yalnız bir kişi "Kara" derse Hitler'in bahsettiği olay tamamlanmış oluyor...

Ama haklarını yemeyelim. Nazi Almanyası milyonlarca insani biçip ülkeyi genişletmeye çalışırken bizim "Büyük Ortadoğu Projesi"nin eş başkanı olan bir başbakanımız var. Bu projedeki haritalar bir ara gazetelerde çarşaf çarşaf yayımlandı, ve bu haritalarda Türkiye bilmem kaç parçaya bölünüyordu. Yani nem yanılmışım: AKP Naziler'e kesinlikle benzemiyor.

26 Ağu 2010

Fuji F200EXR incelemesi + Canon G11 ve Fuji S200EXR ile karşılaştırma Bölüm3

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

...
İkinci bölümden devam...
...
FUJI F200EXR, FUJI S200EXR, CANON G11 Karşılaştırması

S200'ün 400mm üzerindeki lensi büyük avantaj, bunun yanında en geniş açısı 30.5mm. G11 ve S200'ün 28-140mmm lensleri var. Herşeyin eşit olması için 140mm'yi geçmemeye çalıştım.

Ağaç - 140mm, f5, ISO400


F200
S200
G11
Köprü Ayağı - ISO400, Otomatik Mod, en geniş açı



F200
S200
G11
F200
S200
G11

S200'ün maksimum enstantane hızı 1/4000 olmasına rağmen Auto modunda S200 bu sahnede bir türlü 1/1700'ün üzerine çıkmadı. F200'ün maksimum çekim hızı 1/1500 ama o da diyafram değerini 14lere çıkararak çok parlak sahneleri dengeleyebiliyor. Sonuç çok hoş olmuyor, o ayrı:

ISO100, 140mm:

F200
S200
G11
F200
S200
G11
Aynı sahnede F200 f14 ve 1/110, S200 f4 ve 1/1500, G11 f5.6 ve 1/800'e karar verdi. Hangi seçimin daha iyi olduğu bariz.

İlk gün Auto ve P modlarında gezmiştim, böylece S200 ve F200''ün de benzer davranış gösterdiği (f14 krizi) birsürü karşılaştırma fotoğrafı çöpe gitmiş oldu.

Toplamda 4 gün boyunca üç makineyi de kullandım. S200'ün ortalama fotoğraf kalitesi F200'den daha başarılı. Lensten midir JPEG işleme motorundan mıdır bilmiyorum. Aşağıda S200EXR ile G11'in karşılaştırması var::

FUJI S200EXR, CANON G11 Karşılaştırması

Aya baktım seni gördüm, sana baktım ayı gördüm...



ISO100:

S200
G11
S200
G11


ISO200:

S200
G11
S200
G11
S200
G11

ISO400:

S200
G11
S200
G11

Daha fazla Sheridan'a gerek yok, zaten Ramazan'dayız :)

ISO800:

S200
G11
S200
G11

ISO1600:

S200
G11
S200
G11

ISO3200:

S200
G11
S200
G11

Bundan sonra iki makinede de ISO6400 ve ISO12,800 seçenekleri var ama bunlar sadece bakmalık, pek kullanmanızı tavsiye etmem. Web'de kullanılabilecek ufak boyutlu şeyler çıkıyor. S200'de ISO6.400'de boyut 6MP'ye, ISO12.800'de boyut 3 MP'ye düşüyor. G11'de bu değerleri ancak özel bir modda ve ışık çok yetersizse makine kendisi seçiyor, direkt ISO6.400'e ayarlayamıyorsunuz. Fotoğraf kalitesi eleştirilen 50D ile aynı fotoğrafı ISO12.800'de çektiğim zaman aşağıdaki gibi birşey çıktı:

Canon 50D, ISO12.800, f9, Canon TS-E 45mm lens. Direkt makine çıktısı JPEG
Yani bu kadar yüksek ISO mercimek sensörlere göre değil...

SONUÇ

Aslında sonuç karışık. Salt fotoğraf kalitesi göz önüne alındığında G11 tek geçer. S200EXR'ın lensi aralığından dolayı daha kullanışlı (Bu lenste özellikle geniş açıda kenarlara doğru ciddi bozulmalar oluyor ama örnekleri buraya koymadım. Bu aletin sahipleri kenarlara ağaç gelecek şekilde manzara çekip dikkat etsinler) ve tutuşu DSLR gibi olduğundan insan çekerken havaya giriyor :). F200EXR en ucuzları ve aslında eksikleri bilinip kullanıldığında ve büyük baskı alınmadığında benzer fiyatlı kompaktlarla yarışır.

F200'ün artıları:

- Tonla kullanım modu. Amatörler ve "hemen çekeyim de gideyim" diyenler için uygun.
- Çok detaya inmediğinizde yüksek ISO'da diğer kompaktlara göre iyi performans. Çoğu kompakt ISO800'den sonra renkleri bozuyor, F200EXR biraz fazla doygun renkler verse de en azından kırmızılar hala kırmızı.
- İyi ışıkta hızlı netleme.
- Kaliteli işçilik ve malzeme
- Basit kullanım. Menüyü kullanmak çok zor değil.
- EXR sensör. Standart-ucuz sensörlü makinelere göre daha iyi başarım. DR modu ve yüksek ISO modu fotoğraf boyutunu azaltsa da fena sonuç vermiyor.

F200'ün eksileri:

- EXR sensör :) . Sensörün yapısından dolayı ufak detayları vermekte zorlanıyor ve doku hataları görünüyor. Bu özellikle yazılarda çok bariz.
- Fuji mühendisleri :) Şaka değil yahu. Otomatik mod otomatikman fotoğrafı rezil etmeye ayarlanmış, manuel A modu ultra-süper kısıtlayıcı (yalnız iki diyafram seçeneği var: maksimum ve minimum), A modunda otomatik ISO yok ve DR %100 ile sınırlı,  Bazı firmalar yalnız sensör ve teknoloji üretmeli galiba...
- Aşırı keskinleştirme. Bundan daha önce G11 ve LX-3 karşılaştırması yaparken de bahsetmiştim ama LX-3'ün keskinleştirme algoritması daha başarılı.
- Keskinleştirme, renk doygunluğu gibi neredeyse artık her makinede bulunan ayarları yapmaya izin vermemesi. Hani bu alet "manuel" kullanıma izin veriyordu?
- Titreşim engelleme sistemi iyi değil. S200EXR'daki optik sistem çok daha başarılı.
- Loş ışıkta hatalı netleme. Aynı ortamda G11 ve S200EXR daha az zorlandı.

Ben F200EXR'ı ciddi bir fotoğraf makinesi değil, daha çok "günlük eş-dost fotoğraflarını daha ucuz makinelerden daha iyi çekebilecek bir makine" olarak gördüm. Otomatik modları çok başarılı olmadığından herkese A modunda kullanmayı tavsiye ederim... Diyecektim ki A modunda AutoISO olmadığını hatırladım (gerçi neyse ki yok, olsaydı ISO'yu maksimuma dayardı). En azından ben F200 ile en iyi sonucu A modunda kullanıp "ISO'yu tahmin ederek" aldım. Fiyatı G11 ve LX-3'ten hayli ucuz, o yüzden aynı kategoride değerlendirmek ve çok şey beklemek de zaten hata olur.

Çok bahsedilen EXR-DR modu da çok büyütülecek birşey gibi gelmedi bana. Canon'daki i-contrast fonksiyonu da çok benzer iş yapıyor (ve piksel sayısını düşürmeden). Zaten artık hemen her markanın böyle bir ayarı var.

S200EXR daha ciddi ve daha kullanılabilir bir makine. Fotoğraf kalitesi biraz daha iyi. Av ve Tv modları adam gibi çalışıyor. Av modunda gezmenizi tavsiye ederim. Pozlama yetmediğinde ayar tekerleğiyle ISO'yu değiştirmek çok kolay, o yüzden AutoISO'ya aman aman gerek yok. Amazon'daki fiyatı G11'den 50-60$ arası düşük, o yüzden eğer telefoto size çok gerekli değil ise her yönden G11'i tavsiye ederim. Telefoto yerine geniş açı tercih ederseniz LX-3 de olur. Şu ana kadar ultra-mega zoom makinelerden sadece Olympus SP-560, Fuji S9100 ve Sony DSC-H9'u ciddi olarak kullandım ve diyebilirim ki S200EXR üçünden de çok daha iyi.
...