15 May 2013

Histograma dikkat

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Histogram önemli. Daha önce buradaki (iki sayfa) ve buradaki yazılarda histogramı anlatmaya çalışmıştım. Özellikle ilk yazıyı kesinlikle okuyun derim.

Makinelerdeki LCD çekim sırasında bir fikir verse de histogram her zaman daha doğru sonuç veriyor.......... mu acaba?

Dün akşam Peru Lima'da çektiğim bir-iki fotoğrafa bakarken farkettiğim şeyi bir yazıya dönüştürmek istedim. Histogram iyidir, güzeldir, ama fotoğrafın içeriğini de düşünmek lazım. Aşağıdaki histogramlara bakın:

Sizce hangisi doğru? Hangisini tercih edersiniz? Sanki en sağdaki daha dengeli gibi, değil mi? En soldaki fazla karanlık, en sağdaki fazla parlak.

Aslında, aslında, aslında... Aslında soruda bir adilik var: "Sizce hangisi doğru?" Soruyu okuyunca kafa hemen "doğrusunu bulayım" diye düşünmeye başlıyor ama "doğru histogram" diye birşey yok! Histogramın doğruluğu, fotoğraftaki amacına göre değişir. Ayrıca, histograma "doğru" ya da yanlış" diye bakmak da bir bakıma doğru değil. Asıl önemli olan şey renk detayının (yani ışık bilgisinin) kaybolup kaybolmadığı.

En sağdaki histogram dengeli dursa da, en sola ve en sağa yaslanmış olduğu için (yani tanımlanabilir bölgenin dışına çıkan noktalar var) ben beğenmedim.

ÖNEMLİ NOT: BU SİTEDE HERHANGİ BİR DİNİN PROPAGANDASI YAPILMAZ, YAPILAMAZ. AŞAĞIDAKİ FOTOĞRAF SADECE DENK GELDİĞİ VE ANLATACAĞIM KONUYA UYGUN OLDUĞU İÇİN KULLANILMIŞTIR. BAZI İNSANLAR BUNU ANLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKTİĞİ İÇİN AÇIK AÇIK VE BÜYÜK HARFLERLE YAZDIM. "VAY EFENDİM SEN HRISTİYANLIK PROPAGANDASI YAPIYORSUN, %99'U MÜSLÜMAN OLAN ÜLKEMİZDE..." DİYE SAÇMALAYAN OLURSA, UYARMADI DEMEYİN, AAR KONUŞURUM. ALLAM YAREPPİM :)



Konuya dönersek, gerçek fotoğraf şu:

%99'u müslüman olan bu ülkede Hrıstiyan inancı falan göstermek ha?
Olympus OM-D, Panasonic Lumix 20mm f1.7 ASPH, 1/15, f4, ISO400, +0,3EV. Histogram:
%99'u müslüman olan bu ülkede histogram.. Uymadı...
Fotoğraf ve histograma aynı anda bakarsanız sorunu anlarsınız. Anlayamadıysanız dert etmeyin, ailenizin yazarı size gösterecek:

Işık detayları kaybolmuş değil mi? Bütün fotoğrafın histogramına değil de bölgesel histograma bakarsak:

Sadece seçili bölgenin (kesikli çizgilerle gösterilen alan) histogramına dikkat edin. Ne kadar sağa yaslanmış değil mi? Bu arada, Photoshop'da sadece seçtiğiniz bölgenin histogramını görebiliyorsunuz ve bu güzel bir özellik. Photoshop iyi birşey. 25 yıllık bir program ve bence dipsiz kuyu gibi. Tahminimce özelliklerinin %10'unu bile kullanamıyorumdur (beyin gibi :) ), ama son fiyatlandırmadan sonra Corel ya da Gimp seçeneklerini düşünmeye başladım. Şimdi olmaz (lisanslı CS6 var) ama ileride alternatifleri ciddi düşünmek lazım.

Başka bir bölge:
Anlatabildim mi? Fotoğrafın farklı yerlerinde farklı histogramlar görebiliyorsunuz (doğal olarak). Bu yüzden histogramı okurken bir gözünüz de fotoğrafta olmalı. "Hah tamam histogram güzel" dersin ama fotoğrafta istediğin yer kötü çıkmıştır.

Aynı fotoğrafa ACR'de (Adobe Camera RAW) birkaç müdahale yapınca şöyle oldu:
O noktaları ACR'deki "Color Sampler Tool" ile koydum. Orjinal RAW'a bakarsanız yüz çevresindeki noktaların hemen tamamı 255'e yakın (yazının en başında önerdiğim bağlantıları okursanız bu 255 değerinin ne olduğunu anlarsınız). 1 numaralı noktayı "nötr" olarak seçtim (128-128-128'e yakın). Sonra ACR'de iki üç müdahale edip detayları geri getirmek istedim. Noktalardaki RGB değerlerinin nasıl değiştiğine dikkat edin. Bazı bölgeler hafif düzelirken bazıları bana mısın dememiş, gene RGB değerleri 250'nin üzerinde.

Sonra yüzün etrafına bölgesel düzeltme yaptım, bakalım biraz daha detay geri getirebilir miyim diye. Burası önemli: Ekranınızda görebiliyor musunuz bilmiyorum ama bölgesel düzeltme yaptığım fotoğrafta (sağ-üstteki) yer yer grileşmeler başlamış ve renk bozulmaları var. İşte bu olay, o bölgedeartık ışık bilgisinin geri getirilemeyeceğinin habercisi. Eğer eksi (-) pozlama telafisi yaparken renklerde grileşme oluyorsa bilin ki orada artık limite dayandınız: RAW dosyası size daha fazla detay vermeyecek. Bunu demek için dosyaya -2EV pozlama telafisi verip sağ alttaki hale getirdim. Gördüğünüz gibi grileşme ve renk bozulmaları çok bariz. Dinamik alan denen zımbırtının önemi burada işte. Yanımda yoktu ama D800 ile aynı sahnede çok daha fazla detay alabileceğimden eminim. Tahminimce NEX-5N ile de biraz daha fazla detay alırdım çünkü düşük ISO'da NEX-5N'in dinamik aralığı OM-D'den yaklaşık 1 durak daha iyi.

Şimdi başka birşey deneyelim, ve fotoğrafı siyah beyaza çevirelim. Bakalım daha fazla detay alabilecek miyiz:

Olmuş mu? Renkli haline göre daha iyi. Siyah beyaz fotoğraflarda gren/kumlanma gözü çok rahatsız etmez ve ton geçişleri genelde daha yumuşaktır. Eğer bu şekilde sorunlu fotoğraflarınız varsa siyah-beyaza çevirip bir de öyle bakabilirsiniz. İki de gren verdin miydi senden iyisi yok :)

BAYKUŞ KAFA, KEDİ VÜCUT, YILAN KUYRUKLU

Peru'nun eski uygarlıkları kedi, yılan ve kuşa çok önem verirmiş. Kedi (jaguar vs..) yeryüzü, yılan yerin altı ve kuş da (baykuş, kartal vs..) gökyüzünün hakimi.

İlk başlarda ayrı ayrı yapılan heykeller, zaman geçtikçe halkı kontrol etmek zorlaştığından (yöneticiler tanrılar ile özdeşleştiriliyor) bu üç simgeyi birleştirmişler ve böyle garip yaratıklar ortaya çıkmış. Buradaki mesaj "bak bu yaratık çok güçlü, öncekiler gibi değil, her yere hükmediyor -yeraltına, yeryüzüne ve gökyüzüne-. Bizim kral da tanrısal olduğu için bu kadar güçlü" diyebilmek. Aynı şu andaki Türk medyası gibi eski Peru'da da pireyi deve yapıp ve gerçekte olanları saklayıp baştakini ayakta tutmaya çalışıyorlarmış.

Neyse efendim, histograma dönelim. Aslında fena görünmüyor. Sola yaslanmış birşey yok, yani gölge detayı iyi. Sağ tarafta ufak bir sorun var. Peki sorunun fotoğrafın neresinde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kırmızıyla işaretli yerler sorunlu bölgeler. Buralarda detay yok. RGB değerleri 255.

5 nokta seçtim. 1 numarada RGB değerleri 255. En karanlık nokta 5 numarada RGB değerleri 48-49 gibi, yani sorun yok. Diğerleri kurtarılır gibi ama 1 numaradan emin değilim. Deneyelim bakalım:

1 numaralı nokta gene RGB255. Demek ki hala detay yok. Agresif bir şekilde negatif pozlama telafisi uygulayalım bakalım ilk hangi değerde 255'ten 254'e inecek:
-3,52 EV'de anca 255'ten 254'e indi. - EV uygulamaya devam ettikçe o bölge hafiften griye dönmeye başlıyor, demek ki ışık bilgisi ölmüş. Nokta tam da çömleğin en önemli yerinde.

PEKİ NE YAPMAK LAZIM?

Herşeyden önce elinizdeki makineyi tanımak gerekli. Nerede nasıl davranır iyi bilmeniz avantaj. Ben müzede çekim yaparken sürekli +0,3EV ile çekim yaptım çünkü eserlerin çoğunda ışıklandırmadan dolayı fazla gölge vardı. O gölge detayını kaybetmemek için +0,3EV uyguladım. Peki hata nerede? Hata şu: Çekerken histogramı kontrol etmedim :) Etmedim işte. Basit bir müze gezisi için her eserin başında durup ayar yapmak istemedim. Bu yüzden yukarıdaki gibi sorunlar oldu.

AMA!!! Ama, çektiğim pozların %95'i çok iyi çıkmış. Yani hedefimdeki gibi gölgelerdeki detaylar yerli yerinde çıkmış ve parlak bölgeler de patlamamış. %5 kayıp iyi bir oran :)
Pozlamasında sıkıntı olmayan örneklerden biri. Heykelin alt kısmındaki en önemli bölgenin de detayı yerli yerinde :)

Gerçekte kontrastlı sahnelerde detayları koruyabilmek için yapılması gereken en iyi şey HDR olsa da ben size alternatifleri yazayım, ne yapacağınızı siz seçin:

- Bir D800 ya da D600 alınacak, müzeye onunla gidilecek. Açıkçası yanımda D800 vardı ama OM-D + 20mm f1.7 o kadar rahat geldi ki D800'e hiç elim gitmedi. D800 ile yukarıda bahsettiğim sorunlar OM-D'ye göre daha az oluyor.
- HDR çekmek. Manzarada olur, şehir-bina çekimlerinde olur, ama insan çekerken ya da müze gibi turistik gezilerde üçayak taşımak zor. Elde çekimlerde HDR yapan aletler de var ama onlarda da titreşim sorunları oluyor (elde 3 poz sabit tutmak kolay değil) o yüzden pek kullanmıyorum.
- Negatif pozlama yapıp parlak bölgeleri garantiye almak, sonradan gölgeleri açmak. Film zamanında bu en çok önerilen şeydi. Sayısal algılayıcılar filmden farklı davrandığı için bu yöntemi pek önermem. Tam kare gövdeler bu yönteme daha dayanıklı (D800, D700, D600, A99 vs..) olsa da gene de tavsiye etmem. Gölgelerde kumlanma, renk kaymaları ya da bantlaşma sorunları olabilir.
- Bu yazıdaki yöntem. Yalnız her zaman histograma dikkat edeceksiniz ki histogramın sağ tarafına kaçmış birşeyler olmasın.
- RAW çekmek. Yukarıdaki tüm maddeler için ortak öneri. Zorlu sahneler için (örneğin yüksek kontrast) JPEG çekmek yenilgiyi baştan kabul etmek demek.
- Dua etmek:

Allaam yareppim...


13 May 2013

Olympus OM-D EM-5 Pil Omru

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Uçakta + dün müzede + bugün 5-6 tane sokakta olmak üzere tek şarjla OM-D'de 782 tane fotoğraf çekmişim! Bunların 555 tanesi RAW + JPEG, kalanlar sadece JPEG. Ayrıca 280 saniye kadar da video var. Henüz pil tamamen tükenmedi ama sonuna kadar bitirmeye de niyetim yok.

İnanılmaz! Olympus'a göre CIPA standartlarında 360 poz veriyor olması lazım. Ben flaş kullanmadım, titresim azaltıcı hep açıktı, çektiğim fotoğrafların yarısından çoğuna bakmadım (deklanşöre yarım basıp hemen ekranı kapattım), %95 oranda LCD ekranı kullandım ve gene %95 Panasonic 14-140mm ile çektim. RAW ve RAW+JPEG arasında geçiş yapmak için fn2 tuşunu kullandım. Genelde otomatik ISO açıktı ve A modunu kullandım ama arada M moduna geçip ISO ve diğer değerleri elle ayarladım.

Arada sildiğim fotoğraf da oldu ama kaç tane sildiğimi hatırlamıyorum. Yani gerçek rakam 800'ün üzerinde olabilir. Normal bir çekim gününde bu rakama gelebilir miyim emin değilim. Düğünde "pil zayıf" uyarısı çıkana kadar 630 kare civarı dayanmıştı. Belki de bu sefer pek düşünmeden (özellikle müzede) ardarda çektiğim için pil bu kadar dayanmıştır, emin değilim. Yani makine açıkken genelde çekim yaptım, bir süre çekmeyeceksem kapattım.

Geçen cuma-pazar arası Peru'da Amazon turu yaptım. Yanımda OM-D + 14-140mm Panasonic + 20mm f1.7 Panasonic, D800 + 55mm f2.8 micro ve 14-24mm f2.8 AF-S vardı. Fotoğrafların %95'ini OM-D + 14-140mm ile çektim. Aslında Amazon turu hesapta yoktu, boş zamanı değerlendireyim demiştim yani yanımdaki aletler balta girmemiş ormanlar ve nehirler için uygun değildi. Artık olduğu kadar :) Gene OM-D'nin tek pili ile bütün günü idare edebildim, sadece son gün artık havaalanına giderken yolda pil zayıf uyarısı verdi.

OM-D'yi kullandıkça alışıyorum. Kullandıkça eksikleri de meydana çıkıyor ama genel toplamda kesinlikle çok iyi alet. Birçok durumda DSLR taşımaya gerek kalmıyor. Canon G1x'i bile evde bırakmaya başladım ki Canon biraz daha ufak.


12 May 2013

Fener-GS maçı ve ülkede hayatın durması

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Ligtv.com.tr'de FB-GS maçının özetine bakayım dedim. Maç başlarken spikerin lafı: "Cüneyt Çakır derbiyi başlatıp ülkede hayatı durduruyor."

Reyhanlı'da patlayan bombalar hayatı durduramadı. Sağolsun bizim medyamız genel manada dünyanın en ahlaksız ve satılmış medyası olduğu için bombanın olduğu akşam vur patlasın çal oynasın eğlenceler devam etti, ve hayat durmadı. Aynı medya Boston'da 2 kişi öldüğünde yayın akışını kesip "canlı" bağlantılar yapmış, 10larca anlı şanlı "uzman"ı ekrana çıkarmıştı. Reyhanlı'da 10larca vatandaşımızın katledildiği gece ekranlarda olan uzman: ACUN.

Halbuki "Sınır ilçesi olduğu halde 1923'ten beri Reyhanlı'da hiçbir olay olmadı, neden şimdi böyle oldu?" diye sormak bile yeterli ama medya 3 maymunu oynuyor.

"Efendim o katliamı tartışmak terör örgütünün propagandasını yapmak olur, halkın moralini bozmayalım" diyecekler olacaktır. İşte bunlara cevabım: Allah belanızı versin.


Medya için ahlaksız ve satılmış demiştim. Şerefsiz, para düşkünü, ödlek, ikiyüzlü gibi şeyler de demek lazım belki ama ben gene de demiyim, terbiyemi takınayım. Zaten ne desem "yarabbi şükür" diyecekler.

"Ön direkte Webo arka direkte Sow... Kafalardan seken top... Ve..."

10 May 2013

Soğukta fotoğraf ekipmanını korumak

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Yaz gelmişken ne soğuğu canım? Deniz, güneş, kum, Rus kızlar (Öhöm... Bu sonuncusu yok tabi, çok ayıp bi kere aaaa :) )...

Ama kış da geri gelecek, ve kıştan yeni çıktık dolayısıyla bu kış -28 derece (rüzgar sayesinde -43 derece hissedilen) soğukta fotoğraf çekme tecrübelerimi aktarmak istedim. Şimdi okumasanız bile kış gelmeden bir göz atın derim. Burada yazdıklarım sadece -28 derece için geçerli değil tabi, "soğukta" fotoğraf ekipmanını korumak için genel anlamıyla aynı şeyleri yapıyorsunuz.

Son hatırlatma: Kutup bölgeleri (ya da İskandinavya ve Rusya'nın kuzeyi) gibi bölgelerde fotoğraf çekmenin özel koşulları var, burada onları anlatmadım çünkü kişisel olarak tecrübem yok. Ayrıca buradaki tavsieler günübirlik geziler için. Daha uzun geziler için battaniye-çamaşır vs.. gibi şeyler gerekli ve bu konulara girmeye niyetim yok.

SOĞUK NE?

Oslo'ya sadece 3 saat mesafede (kuzey-batı yönünde) bir dağa çıktık ki hem haftasonu iş arkadaşlarıyla kaynaşalım hem de bir baraj inşaatı görelim. Bu kadar soğukta nasıl beton döküyorlar diye merak ettim tabi, sonradan gördüm ki -20 derecenin altında dökmüyorlarmış.

Neyse efendim. Soğuğu birkaç kademeye ayırıyorum:
1) 0 ve -5 arası: Alışınca ılık bile sayılır. Tabi kısa kolluyla gezilmez ama dışarıda rahat gezebiliyorsunuz.
2) -5 ve -15 arası: Soğuğu bayağı hissediyorsunuz. Gene de iyi giyinerek dışarıda yürünebilir. Fotoğraf makinesi pillerinin performansı gösle görülür şekilde düşüyor.
3) -15 ve -25 arası: Hele bir de rutubet ve rüzgar varsa ciddi soğuk. Burun deliklerinde buz parçaları oluşuyor. Ciğerlerin üşüdüğünü rahatlıkla anlıyorsunuz, bu yüzden -15 derece altında Norveç'te resmi kayak müsabakaları yapılmıyor çünkü derin nefes alıp vermek bu derecelerde tehlikeli.
4) -25 ve altı: Aslında -25 ve -40 arası gibi bir kategori de var ama -25 derecenin altın normal insanlar için aynı: Hayvani soğuk. Bu soğukta giyiminize ciddi dikkat etmeniz gerekli ve derin nefes almanızı gerektirmeyecek şekilde çok yorulmamanızı tavsiye ederim.

Baraj inşaatını olduğu yerde ciddi bir rüzgar vardı ve termometre hissedilen derece olarak -43 gösteriyordu. Hayatımda ilk defa gözbebeklerimin üşüdüğünü hissettim!

Bunlar gerçek, Hollywood hilesi değil. Tecrübeyle sabittir :)
 Şimdi bazılarınız "o da birşey mi bizim orda bi soğuk oluyor kediler damdan dama atlarken donuyor" gibi şeyler düşünecektir. Doğrudur, aferin size. Ama konu bu değil :)

EKİPMANI KORUMADAN ÖNCE

Herşeyden önce g.tü korumak lazım :) Gülüyorsunuz ama gerçek bu. Norveç'te bir laf var: Çok soğuk yoktur az giysi vardır. Her soğuk derecesine ve yapacağın işe göre giyimini iyi ayarlaman lazım. Kayak yaparken ince ve hafif şeyler gerekirken uzun yürüyüşler ya da fotoğraf turları için daha korunaklı olmanız. Fotoğraf çekerken sorun şu: Uzun süreler hareketsiz kalıyorsun ve hareketsiz kalmak soğuk ortamda kötü birşey. Fotoğraf makinesini elinde taşıyorsan ellerin donuyor örneğin. Veya palton kalın ama pantolonun incecikse bacaklar donuyor ve vücudun istemsiz olarak titremeye başlıyor. Bu yüzden saçının ucundan ayaklarına kadar her yerini eşit derecede koruman lazım.

"Korumak" demek "8 kat giyip robot gibi hareketsiz kal" demek değil. -28 derecede kalın ama rahat bir pantolonla ince bir iç pantolonu (iç donu) giymek yeterli. Botlar su geçirmez olmalı. Ben iki ince çorabı tercih ettim ama siz tek kalın bir çorap da giyebilirsiniz. Kar içinde çekim yapacaksanız unutmayın ki normalde üşümeyen ayaklarınız karın içinde donabilir. Yerde buz varsa ve botlarınız iyi değilse ciddi sorununuz olacak demektir.

Gövde için (yabancı dil hayranları için "body" de diyebiliriz) bir kollu fanila ve paltonun içinde ince iki kat kazak ya da benzeri giysi yeterli. Neden kat kat giymrk lazım? Terlediğiniz zaman ya da koştuğunuz zaman bir katı çıkarabilirsiniz de ondan. Ayrıca kat kat giyinmek ısıyı daha iyi muhafaza eder.

Paltonun şapkası olsun ve bu şapkanın etrafında tüyler olsun ki kafanıza kapattığınız zaman rüzgarı içeri almayıp sıcağı da bırakmasın.


Şapka kısmı önemli
Ben paltoda olabildiğince çok ve büyük cepler olmasına dikkat ettim. Bu şekilde birçok malzemeyi ceplere koyup çanta boyutunuzu da ufaltabilirsiniz. Ayrıca makine pillerini paltonun iç ceplerinde taşımak da sıcak tutmak açısından iyi bir çözüm.

Soğuk havalarda eldivenle çekim yapmak mecburi çünkü elleriniz çekim sırasında ve makineyi taşırken hareketsiz ya da soğuğa açık kalıyor. Bunun için birkaç seçenek var, en beğendiğim eldiven tipi şu:

Bu tip eldivenin parmaklara gelen kısmını açıp arkaya kıvırabiliyorsunuz, böylece çekim sırasında parmaklarınızı rahat kullanabiliyorsunuz. Yalnız dikkat edin eldiven iki kat olsun. Thinsulate'in böyle eldivenlerini görmüştüm. Ek olarak, eldivenlerin içine astar gibi giyilebilen ince eldivencikler de var, hava çok soğuksa eli bayağı koruyor. Bunlardan bir tane alıp üzerine yukarıdaki eldiveni takarsanız el sorununu büyük oranda halletmiş olursunuz.

Aşırı soğuk değilse (0 ve -5 arası diyim) latex eldivenler de bayapı işe yarayabiliyor. Bunları doktorlar giyer, tahminen eczanelerde bulabilirsiniz. Çok soğukta fazla işe yaramasa da örneğin İstanbul soğuğunda işe yarayabilir. Bunlar ayrıca ikinci kat eldiven olarak da kullanılabilir.

Son olarak, el ısıtmaya yarayan kimyasal paketler var. Bunlar tek kullanımlık ve 1-2 saate kadar ısı veren türleri var. Tanesi 4-5$ civarı diye hatırlıyorum. Ben her ihtimale karşılık 2 tane almıştım ama ihtiyaç duymadım. Aşırı soğuk bir yere gidiyorsanız her ihtimale karşı yanınızda bulunması iyi olabilir.

Bunların çoğunun deriyle direkt temaz etmemesi lazım dikkatli olun. Bir de bu var ama salaklığa lüzum yok:



-15 derecenin altında maske tarzı koruyucular öneriyorlar. Ben giymedim, ama 1 saatten sonra eksikliğini hissettim. Sonra kayak dersi sırasında giydim ve "ooh be dünya varmış" dedim. Ağzı-burnu örten ama aynı zamanda hava alan maskeler var. Kayak malzemesi satan yerlerde satılır.

Peki iyi giyinmek yeter mi? Hem yeter hem yetmez. Çok uzun süreler dışarıda kalacaksanız ufak bir termos edinmeniz iyi fikir. Çok üşümüşken ara verip çay, kahve, sıcak su veya çorba içmek insanın moralini inanılmaz düzeltiyor.

Yürümeyi kolaylaştırmak için sağlam bir tekayak (monopod) taşımak iyi birşey. Bazı tekayaklar yürüyüşe yardımcı olmak için de tasarlanıyor, yani her tekayak buna uygun değil. Bu tip takayaklar çok ucuz değil, değip değmeyeceğine siz karar verin.

Hafif! Uzun yürüyüşler, soğuk ve fotoğraf çekmek zaten yorucu. Üzerine ağır ekipmanı eklerseniz daha da ölümcül oluyor. Evde hafif gelen çanta bir saatlik yürüyüşten sonra gülle moduna giriyorsa işiniz zor demektir. Elinizdeki bütün objektifleri yanınıza almayıverin. Bu tip gezilere sabit odaklı objektifleri doldurup götürmek deli saçması. Değişken odaklı objektifler (zoom) bu durumlarda çok avantajlı oluyor. Aynı şekilde 70-200mm f2.8 yerine mümkünse 70-300mm f4-5,6 birşey almak da daha akıllıca. Ya da 24mm ve 50mm eşleniği iki hafif objektif almak da bir çözüm. Ben artık uzun gezilere aynasız makineleri götürüyorum. D800 ya da 5DMarkIII'ü alacaksam da olabildiğince hafif bir objektif seçiyorum. OM-D + 14-140mm birçok durumda yeterli. Su koruması lazımsa OM-D + 12-50mm de iyi. Bir keresinde D800 + Tamron 24-70mm VC + 5DMarkIII + 100-400 ile çıkmıştım. Yanıma Canon 100mm makro ve Nikon 14-24mm'yi de alınca çanta artık çekilmez bir şekilde ağır oluyor. Unutmayın ki her açıyı yanınızda taşımaya gerek yok. İster inanın ister inanmayın D800 ile telezoom birşey kullanacaksam yanıma 80-200mm AF f4,5-5,6'yı alıyorum. Bu objektif plastik, hafif ve ufak. Çok mu keskin? Hayır. Ama yeterince iyi. Geniş açı için de Boigtlander 20mm düşünüyorum. Hem ufak hem kaliteli, ama henüz kendimi almaya ikna edemedim :) Bu arada dikkat edin, genelde iki gövde ya da değişken odaklı objektif taşımaya çalışıyorum. Sebebi az sonra...

Uzun yürüyüşlerde yanınızda birinin olması, hiç olmazsa şarjı tam bir telefonunuzun olması müthiş önemli. "Doğa" dediğin şey güzel olduğu kadar acımasız da. Bileğini burkabilirsin, düşüp kafanı vurabilirsin, kayıp bir çukura düşebilirsin vs.. "Bana olmaz" diyorsan zaten sana ne diyeyim bilmiyorum, Allah kurtarsın. Kaza herkesin başına gelebilir, "Bana olmaz abi" deyip danalık yapmanın alemi yok :)

ÇANTA

Henüz ekipmanlara geçmedik. Aslında çanta da ekipmanlar arasında, hatta belki de bu tip çekimler için en önemliler arasında. Hafif, kullanışlı ve en önemlisi de yürürken dengenizi bozmayacak bir çanta en iyisi. Uzun yürüyüşler için sırt çantaları en uygunu. İlla çok ekipman taşıyacaksanız belden bağlanan ve üzeri kapanıp yağmur geçirmeyenler hem belinizi hem içinizi rahat ettirir. Ekipmanınız azsa Lowepro Flipside veya Lowepro Slingshot serisi bir çanta da işinizi görür. İlla Lowepro olmasına gerek yok, benzer işi yapan markalara da bakabilirsiniz. Ben Slingshot kullanıyorum ve çok memnunum. Müthiş rahat ve kullanışlı. Sırtınızdan çıkarmadan çantayı döndürüp önünüze alabiliyorsunuz. Bendeki dizüstü için uygun değil, özellikle böyle istedim çünkü dizüstü taşımak işime gelmiyor. Çantada dizüstü kısmı olsa kesin orayı doldururum :) ve çantanın boyutu büyür.
Slingshot AW 202'ye bir büyük DSLR ve 4 objektif sığıyor. Üst kısmına da OM-D ya da G1x'i koyuyorum, böylece yanımda yeterli bir setle geziyorum. Objektif sayısını azaltırsanız ufak bir termos, not defteri ya da ufak dürbün gibi şeyler de sığar. İçindeki modüler sistemi istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz. Yağmur koruması da var ve yanına orta boy bir üçayak takılabiliyor.

Böyle geziler için omuz çantaları uygun değil. Bunları tek bir tarafınıza takıyorsunuz, bu yüzden bir süre sonra bir tarafınıza ağırlık yapmaya başlıyor ve dengeniz bozuluyor. Şehir gezilerinde omuz çantasını tercih ediyorum ama denge gerektiren kar-kış gezilerinde Slingshot daha uygun.

YOĞUŞMA

Nemli bir yerden ya da yağmurlu bir havadan sıcak bir yere girerseniz gözlükleriniz buhar olur. Neden? Çünkü gözlükleriniz soğuktur ve üzerindeki su tanecikleri sıcak ortama girince anında buhara dönüşür. Fotoğraf makineleri ve objektifler de aynı etkiye maruz kalıyor, ama gözlükten farklı olarak bu aletlerin her yeri elektronik olduğu için daha tehlikeli. Yani soğuk bir yerden sıcak bir yere girerseniz ve makineyi hemen çantadan çıkarırsanız yoğuşma tehlikesi var. Bunu engellemek için iki yöntem uygulayabilirsiniz:

1) Çantanız kapı girişi gibi çok sıcak olmayan bir yere bırakın ve makine ve objektifleriniz içinde kalsın. Bu durumda en az 1 saat beklesinler ki ortam ısısına alışsınlar. Onsan sonra makine ve objektifleri çıkarabilirsiniz. Bazıları 2-3 saat bekletmeyi önerir. Ben de her seferinde 2 saat beklettim.
2) Aşırı soğukta çalışıyorsanız içeri girmeden önce makine ve objektifleri plastik bir torbaya koymakta fayda var. Fotoğraf çantası bütün buharı engellemeyebilir, bu yüzden bazı fotoğrafçılar poşet kullanır (seni atacağım poşete yazık - büyük bilge şair Serdar Ortaç)

Makineyi dışarıda taşırken paltonuzun altında taşımayın. Bu şekilde taşırsanız makine sıcak olacak, çekim için çıkardığınızda soğuyacak, paltonun altına koyduğunuzda gene ısınacak ve böylece yoğulma riski oluşacak. En güzeli çantanın içinde taşımak.

Ayrıca bir ipucu daha: Çekim yaparken makinenin üzerine nefesinizi vermeyin. Böyle yaparsanız nefesinizdeki buhar makineye yapışır ve ince bir buz tabakası oluşturur. Sıcak ortama girdiğinizde bu tabaka buhara dönüşür ve buhar makinenin içine girebilir. Bunu engellemek için çekim yaparken nefesinizi tutun ya da atkı benzeri birşey takın. Gözümü dayadığım D800'ün bakacının buğulandığını gördüğümden beri artık bakaca bile gözümü tam dayamıyorum :)

Aynı şeyin makinede olmasını istemezsiniz herhalde :)
Dışarıda çekim yaparken objektif değiştirmeyin. Makinenin içine buhar girsin istemezsiniz değil mi? Bu yüzden yukarıda değişken odaklı objektif veya iki gövde önerdim.

HAFIZA KARTLARI

Sandisk Extreme kartlar galiba -25 dereceye kadar çalışma garantili. Peki diğerleri? Ya da -25'in altında? Kartları makine içinde ya da çantada ya da en güzeli montun iç cebinde tuttuğunuz sürece sorun yok. Ama yoğuşmaya kartlar için de dikkat etmek lazım. Özellikle SD kartlar yoğuşmadan daha çok etkileniyor. Ayrıca her ihtimale karşı yanınızda yedek kart bulundurunve bunları bir kapta (ya da poşette) saklayın.

PİLLER

Soğuk pilin düşmanı. Ne kadar soğuk, o kadar az pil ömrü. Bu yüzden yanınızda bumlata en az bir yedek pil olsun ve bunları mont cebinde taşıyın. Makinedeki pil hızlı azalmaya başladıysa yedeğiyle değiştirin ve onu montun iç cebine koyun (gene poşetleyip). Bir miktar ısınan pil eski performansına dönecektir. Bu şekilde sürekli pil değişikliği yaparak (arada ısıtarak) pilleri daha uzun süre kullanabilirsiniz.
Ayrıca kartlarda olduğu gibi yoğuşmaya dikkat edin. Ben yedek pillerimi sürekli ufak bir poşette taşıyorum.

KAR

Kar güzeldir, iyidir hoştur ama makine ve objektiflerle iyi geçinmez. Karlı ya da yağmurlu havalarda objektif nem-toz geçirmez olsa bile mutlaka bir poşete sarıyorum ve bu poşeti objektifin en ucuna kadar getiriyorum. Duruma göre UV ya da polarize filtre de takınca bayağı bir korumanız oluyor. Aquatech tarzı koruma kılıfları da alabilirsiniz. Makine ne kadar korumalı olursa olsun bu tip kılıflar uzun ömür için faydalı. Ayrıca makine üzerindeki karı da arada temizlemekte fayda var. Objektif içinde istenmeyen yoğuşmalar olabiliyor ve bu durum bir kere oldu mu kurtulması duruma göre günler sürebiliyor.  Filipinler'de bir müzeye Canon G1x'le girdim. Dışarısı yağmurluydu ama soğuk değildi. İçeride 5-6 çekimden sonra farkettim ki objektif sistemi içinde buhar oluşmuş. O buhar anca 5 günde kayboldu! Aman dikkat...

POLİMER

Ne? Polimer mi? "Plastik" dersem anlarsınız belki, ama aynı şey değil. Makinelerin kapakları gibi oynak parçaları polimer. Uzun süre soğukta kalan bu parçalar sertleşip esnekliklerini bir miktar kaybedebiliyor ve zorlandığında kırılabiliyor. Çok görülen birşey değil ve sadece çok soğukta (-15 ve altı diyim) görülmesi muhtemel ama gene de düşünmekte fayda var.

ÜÇAYAK

Olabildiğince üçayak taşımamaya çalışıyorum ama eğer taşıyorsanız şunu unutmayın: Yağların çoğu eksi bilmemkaç derecelerde (yani soğukta donar). Yağla üçayağın ne alakası var? Üçayak kafalarında yağ var, ve uzun yürüyüşlerde bu yağ donabilir. Peki ne yapacaz? Üçayak kafasını mont cebinizde taşıyabilirsiniz mesela. Takıp çıkarmak biraz zaman kaybettirir ama donmasından iyidir. Ayrıca alüminyum üçayaklar diğerlerine oranla daha kolay donar: Açıp kapatırken dikkat edin.

Ek olarak, aşırı soğukta üçayakların metal kısımlarına dokunmamaya çalışın. Özellikle eldivenden yeni çıkardığınız eliniz ıslaksa ve hemen metale dokunursanız eliniz metale yapışabilir. Karbon üçayaklarda olmaz ama metal olanlarda bu sorun olabilir. Birçok üçayağın bir ya da iki ayağında sünger kısımlar var, oralardan tutmaya çalışın.

AYAK DEMİŞKEN: YEDEK ÇORAP

Hiç karda botunuzdan yüksek bir kat yığınının içine girdiniz mi? İşte yedek çorap böyle durumlarda çok faydalı. Hatta ben iki tane taşımaya başladım, zaten ufak ve hafifler. Başını serin, ayağını sıcak tut demişler :)

ESKİ OBJEKTİFLER

İlginç gelecek ama, eskiden manuel objektifler ağır kış şartlarında kullanılmadan önce kış bakımına girerdi :) Sorun, kaymayı sağlayan yağlar. Bunlar soğuğa dayanıklı yağlarla değiştirilir ve çekime öyle gidilirdi. Normal mevsim çekimlerine dönerken bu yapların tekrar değişmesi lazım tabi. Nasıl? Yeni objektiflerde buna gerek olmasa da eğer aşırı soğukta eski manuel objektiflerden birini kullanacaksanız akılda tutmakta fayda var: Yağ donan birşey! Peki ne yapmak lazım? Tabii ki yeni objektif almak lazım :)

LCD EKRAN

Soğukta LCD ekranlar daha yavaş hareket eder, renkler ve kontrast dağılabilir, hatta ekran tamamen donabilir veya kararabilir. Bunu engellemenin tek yolu ekranı sıcak tutmak ama yoğuşma yüzünden pek tavsiye etmem. Ortam ısındığı zaman ekran kendine gelecek zaten.

Otobüs penceresinden çektim ama siz çaktırmayın, sanki bu manzarayı yakalamak için saatlerce karın içinde yürümüşüm diye düşünün :) Olympus EPL-2 ve kit objektifle çektim.
SONUÇ

Makineniz ne olursa olsun bu yöntemleri uygulamak faydalı. İnternette biraz araştırma yaparsanız bu tip önerileri yazan insanların bazılarının Canon 1D ya da Nikon D4 serisi gövdesi olduğunu görürsünüz. Sebep basit: Neden tehlikeye atayım? Makineyi koruyup 5-6 sene kullanmak var, bir de cengaver gibi "Türk'e birşey olmaz" deyip 2 sene olmadan makineyi ve objektifleri çöpe atmak var :) Pentax kullanıyor olsan bile :))))

Hafif kış koşullarında (hafif yağmur, çiseleyen kar, -5 derece vs..) belki çok korumaya gerek yoktur ama siz gene de olabildiğince önlem alın derim.



9 May 2013

Herkes yapıyorsa ben de yapmalıyım

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

BİR ODADA 6 KİŞİ

Bir oda, odada 6 kişi var. 1 tanesi test yapan görevli, diğerleri teste katılanlar. Testi yapılan görevli deneklere elindeki kartlardaki şekilleri gösterip "bu ne renk" ya da "hangi çizgi uzun" gibi basit sorular soruyor.

Teste katılanların 4 tanesi önceden ayarlanmış. İlk başta doğru cevapları veriyorlar ama 2 ya da 3. sorudan sonra hepsi aynı anda yanlış cevap veriyor. 5. deneğin bundan haberi yok, garibim sürekli doğru cevabı vermeye çalışıyor.

Örneğin kartta 5 çizgi var, hangisinin uzun olduğu soruluyor. En uzun olan en sağdaki çizgi ama 4 tanenin tamamı "en soldaki uzun" diyor. 5. garibim de itiraz ediyor doğal olarak. "Ya olur mu en sağdaki işte". Soruyu soran (testi yapan) suratına garip garip bakıyor ve sonraki soruyu soruyor: Hangisi en mavi. 4 denek gene yanlış cevabı seçiyor, 5. denek gene itiraz ediyor ama bu sefer daha iddiasız. Sonraki soruda artık vazgeçiyor ve sonraki tüm sorularda grupla aynı "yanlış" seçeneği seçiyor.

Kararsız kalıp "acaba ne yapsam" diyen tüm denekler gruba uyum sağlamaya başlıyor, yani bile bile yanlış seçeneği seçiyorlar.

ASAN SÖR

Bir asansör. Bir arkadaş bu asansöre biniyor, içinde zaten 4 kişi var ve 4 kişi asansörün kenarlarında, dolayısıyla yeni binen arkadaş ortada kalıyor. Asansör hareket ettiğinde bu 4 kişi "sola" dönüyorlar! Normalde asansörde kapıya dönük durmaz mısın? Ama 4 tanesi aynı anda sola dönüyor. 5. (yeni binen) adam gülüyor, rahatsız oluyor ama asansör hareket ettikçe yavaş yavaş o da sağa dönüyor :)

Bu şekilde 20 civarı deneğe bu deney uygulanıyor, sadece 2 tanesi diğerleriyle aynı yana dönmüyor.

OTELDEKİ HAVLULAR

Otele gitmişleriniz bilir, birkaç senedir otel banyolarında "çevreyi koruyalım, kullanmadığınız havluları yerinde bırakın ki biz de yıkayıp boşuna su harcayıp doğaya deterjan saçmayalım" diye ilanlar var. Tabi amaç doğa falan değil maliyeti azaltmak (daha az yıkama yaparak) ama mesele bu değil.

Bir üniversite grubu tanınmış bir otel zincirine gidip "şu otelinizde odaların yarısına bizim istediğimiz ilanı koyacaksınız, kalan yarısında da orjinal -doğayı koruyalım- mesajını aynen bırakacaksınız" diyor. Kendi ilanlarında şu yazıyor: "Otelimizdeki ziyaretçilerimizin %75'i kullanmadığı havluları yerinde bırakarak doğaya katkıda bulunuyor. Siz de bunlara katılın ve doğayı beraber koruyalım".

Üniversitenin yazdığı mesajın olduğu odalarda bu kurala uyanların sayısı %20 daha fazla çıkıyor! Yani "haydi siz de diğerleri gibi yapın" denen odalardaki insanlar diğer odalardakine göre %20 daha yüksek oranda kullanmadıkları havluları yerinde bırakmış.

Sonraki hafta mesajı şöyle değiştiriyorlar: "SİZİN ODANIZDA KALANLARIN %75'i kullanmadığı havluları yerinde bıraktı". Sonuç? Mesaja uyanların oranı %33 artıyor!

EN ÇOK SATAN ARABA

Gazetelerde ayda bir (bazılarında haftada bir) çıkan "işte en çok satan arabalar" listesindeki arabaların satışı diğerlerinden daha fazla. Mantıklı mı geldi? Öyleyse şunu dinleyin: Tanınmış bir firma, az satan bir modelinin bu listede yer alması için 2 gazeteyle anlaşıyor. Bu az satan model "en çok satan arabalar" listesine giriyor ve bu haberler 3 ay boyunca yayınlanıyor. Sonuç? Az satan model bir anda orta seviyede satan modellerden oluveriyor :)

Neden? Mesele basit: "Ne alsak ne alsak... Bak herkes bundan alıyormuş biz de alalım".

PATATES KIZARTMASI

Bir hızlı yemek firması (fast food) yeni bir patates kızartması çıkarıyor. TV reklamları şu şekilde: "Araştırmalarımız gösterdi ki insanları %59'u bizim kızartmamızı, %41'i diğer firmanın kızartmasını seçti."

Buradaki amaç ne? Tabii ki kararsız müşterileri çekmek:

- Abi hangisini yesek?
- Bak bu daha çok yeniyormuş hadi şunu yiyelim.

BOŞ LOKANTALAR

Tatildesiniz ve acıktınız, bir yerde çorba içmek istediniz. Karşılıklı iki lokanta var ama ikisi de boş. İkisi de belli bir kalitenin üzerinde görünüyor. Hangisini seçsek ki?

Şimdi şunu düşünün: Soldaki lokantada 7 masa, sağdakinde 2 masa dolu! Hangisini seçersiniz? Tabii ki çok müşteri olana. "Diğerlerinin bir bildiği vardır, biz de öyle yapalım"...

İNSANLARIN ÇOĞUNLUĞU SÜRECE DESTEK VERİYOR

Gazeteler televizyonlar internet siteleri hep bir ağızdan bunu haykırıyor, hergün başka bir anket yayınlanıyor. "Süreci destekleyenlerin sayısı her geçen gün artıyor" mesajları ortalarda geziyor. Doğru mu uydurma mı belli değil, ama hepsi aynı anda aynı şeyi bağırıyor: Sen de diğerleri gibi bize katıl ey kararsız

Anlatabildim mi?

4 May 2013

Nikon D800 mü Canon 5DMarkIII mü?

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Canon 5DMarkIII incelemesi yapmayı düşünüyordum ama bu aralar çok meşgulüm, tahminen yaza uzayacak bu iş. Bu yüzden aradaki farkları ve kullanım tecrübemi yavaş yavaş yazmayı uygun buldum.

Ama önce şu sayfadan güzel bir öykü:

Boş zamanlarında etraftaki köyleri yaya olarak dolaşır, bundan büyük bir zevk alırdı. Biraz önce geldiği köy sanki terk edilmiş gibiydi. İn cin top oynuyordu. Birini bulup sebebini öğrenecek hem de bundan sonraki köyün yolu hakkında biraz bilgi alacaktı..
Köyün içinde biraz yürüdü, caminin yanına gelince bir yaşlı gördü. Güneşe karşı, duvarın dibine çökmüş, sırtını caminin duvarına dayamış, yola bir şeyler yazmak istiyormuş gibi elindeki çomakla önündeki toprağa çizgiler çiziyor hem de güneşleniyordu. Uzun, beyaz sakallarıyla yaşı seksenin üstünde gösteriyordu. Yüzündeki durgunluk ve aldırmazlıktan, bu dünyada onca yıl boşuna yaşamadığı anlaşılıyordu. Gezgin, İhtiyarın karşısına dikildi, selamlaştıktan sonra köyün neden bom boş olduğunu sordu:
İhtiyar:
“Bütün köy halkı, çoluk çocuk ağanın imecesine gittiler. Akşama gelirler.” dedi
“Ya, öyle mi? Peki, ben Mandalı köyüne gitmek istiyorum kaç saat çeker buradan?
İhtiyarın cevabı:
“Sen yoluna yürü bakalım.”
Gezgin, İhtiyarın onu iyi anlamadığını düşünerek üsteledi:
“Amca , Mandalı köyüne kaç saatte gidebilirim, onu sordum sana!”
Cevap gene aynı:
“Sen yoluna bi' yürü bakalım…
Gezgin, ihtiyarın bilgi vermek istemediğini düşündü, kızarak kendi kendine konuştu; “Ulan burada köyün bunağıyla mı uğraşacağım,” diyerek adımlarını açtı. Elli metre uzaklaşmıştı ki, ihtiyarın seslendiğini duydu:
“İki buçuk saatte gidersin!”
“Çattık belaya!” dedi kendi kendine gezgin. İhtiyara doğru döndü:
“E, amca! Deminden beri ben de sana onu soruyordum, madem biliyordun neden o zaman söylemedin?”
İhtiyarın cevabı oldukça bilgeceydi:
“Oğlum ben senin yürüyüşünü görmeden, Mandalı’ya kaç saatte gideceğini nasıl bilebilirdim?..

"Yürü de boyunu görelim" :) Yalan mı? Senin ne olduğunu, neyi nasıl yaptığını bilmeden "şunu al" diyebilir miyim? 

Evet, hangisini seçelim? D800 mü 5DMarkIII mü?

Nikon D800 incelemesinde bunun cevabını tam verememiştim. Hangisini seçmek lazım? Basit düşünürsek en iyisi şu: ......................

Gene cevabım yok. Değişkenler sınırsız. Basit düşünmek bana komik geliyor. Bilmemkaç bin TL harcayacaksın ve seçim yaparken basit düşüneceksin öyle mi? "Olum dinamik aralık 36MP mükemmel, D800 al hemen".

Canon ve Nikon sisteminin objektif ve flaş çeşitliliği gibi farklarını göz ardı edersek, sizin için aşağıdakilerden hangisi önemli?

- Ergonomi: Eline oturuşu; düğmelerin yeri ve tepkisi; kart, bağlantı ve pil kapaklarının yerleri ve sağlamlığı. Bu konuda 5DMarkIII daha iyi geliyor bana. 5DMarkII'ye göre 3-5 adım ileride ve D800'den bile daha iyi. Makineyi tek elle taşırken ya da ağır bir objektif takılıyken 5DMarkIII kesinlikle çok daha rahat. MarkIII'te başparmağa gelen bölgedeki çıkıntı inanılmaz faydalı olmuş.
Ok ile gösterdiğim bölgede baş parmağa gelen bir çıkıntı var. Bu çıkıntı bazı makinelerde süsü olsun diye konuyor ama 5DMarkIII'te ciddi yüksek, bu sayede makinenin tutuşu rahatlaşıyor.
5DMarkIII'ün (sağda) başparmağa gelen kısmındaki çıkıntıya dikkat


Benzer bir çıkıntı Olympus OM-D'de de var.
Ayrıca ön tarafında 4 parmağın geldiği bölge de 5DMarkIII'te daha ergonomik. Bunlar benim görüşlerim. D800 D700'den biraz daha iyi olsa da bence ele oturuşu açısından 5DMarkIII'ün gerisinde. D800'deki kapaklar da 5DMarkIII'e göre göre daha kötü. Nesi kötü? Örneğin D800'deki kart kapağını açtığınız zaman bir "trrr" ssi duyuyorsunuz, resmen ucuz Çin malı elektronik ürünlerdeki gibi. D700'ün kapaklarındaki tokluk gitmiş, yerine daha zayıf kapaklar gelmiş. D700 bu konuda daha iyiydi. 5DMarkIII de tam tersine, MarkII'ye göre bu konuda daha iyi ve D800'den de daha ileride. Kapağı kapattığın zaman unutuyorsun elbet ama haberiniz olsun diye söyledim.
Canon'un düğmeleri de bence daha doğru yerlerde. Nikon hala önemli ayarların düğmelerini sol-üste koymakta inat ediyor. Tercih meselesi, siz öyle seviyor olabilirsiniz.

- Çok piksel: 36 mı büyük 22 mi? Yani :) Çok piksele ihtiyacınız varsa D800 tabii ki. Peki ihtiyacınız var mı?

- ISO 25,600'de nasıl davrandığı: Sürekli çok düşük ışıkta çekim yapıyorsan. Bu konuda kararsızım. JPEG çekiyorsan kesinlikle 5DMarkIII, RAWlarda da MarkIII biraz daha iyi gibi olsa da sahneye göre D800 daha iyi olabiliyor (36-22MP farkından). Herşeyi topladığım zaman 5DMarkIII önde gibi.

- Pozlama telafilerine karşı dayanıklılığı: Manzara gibi gölge-parlak bölge karışık bir sahne çekiyorsan tonları açma-kapama işlerini çok yapıyor olabilirsin. Doğal düğün çekimi gibi (düğün sırasında ya da önceki hazırlıklar sırasında) ışığı kontrol edemediğin durumlarda da ışığa bölgesel ya da global müdahaleler yapmak zorunda kalabilirsin. Bu durumda algılayıcının performansı ön planda ve D800'ün algılayıcısı ISO1600'ün altında çok daha iyi. Kardeşimin düğün çekimlerinde bunu daha iyi anladım. 5DMarkIII'ü kullanması daha zevkli ve daha seri, buna rağmen düşük pozlamayla çektiğim fotoğrafları yaklaşık 2 stop açtığım zaman D800 inanılmaz bir şekilde bana mısın demedi. Büyülü bu alet yahu :) 5DMarkIII de MarkII'ye göre çok ileride olmasına rağmen kesinlikle D800'ün gerisinde. MarkIII'te 2 durak açtığınız fotoğraflarda gölgelerdeki kumlanmayı görebiliyorsunuz, D800'de aynı derecede kumlanmayı görmek için 4-5 durak pozlama telafisi uygulamanız lazım.

- Pozlama sistemi: Noktasal ölçümü odak noktasında mı istiyorsun? Canon'da bu özellik yok, sadece orta noktada nokta ölçüm var. Matrix ölçümde pozlama belirlenirken odak noktasına fazla önem verilmesi de bazen Nikon tarafında sıkıntı (hele ortamda yüz varsa ve senin amacın portre değilse), bu durumda Canon biraz daha çekici. Ama şimdiden söyleyebilirim ki iki makinenin de pozlama sistemi çok iyi, yeter ki nasıl davrandığını anlayın.

- JPEG performansı: RAW işlemeye zamanın yok mu? O zaman JPEG performansına bakacaksın. İki makinenin de farklı karakteristikleri var. Örneğin D800'de beyaz ayarı ve renk tonlarını doğru alabilmek için biraz uğraşmak gerekiyor (son çıkan A:1.01 / B:1.02 yazılımlarını henüz kurmadım), ama D800'ün JPEGleri ISO1000 ve altında biraz daha detay veriyor gibi. Yüksek ISO'da 5DMarkIII kesinlikle daha iyi. Ayrıca beyaz ayarı Canon tarafında çok daha doğru ve tutarlı. Ten tonlarında da Canon'u seviyorum. Canon Picture Style ya da Nikon Picture Controls ile oynayıp çok farklı tonlar yakalamak mümkün, bunu da unutmamak lazım. Her kombinasyonu denemediğim için "şu daha iyidir" diyemiyorum, sadece varsayılan JPEG profillerine baktığım zaman renk tonlarında Canon'u daha çok beğendim. Buna karşılık, biraz önce dediğim gibi, düşük ISOlarda D800 hem daha fazla detay veriyor hem de parlak bölgeleri daha iyi koruyor (ve Nikon'un D-Lighting özelliği hala piyasanın en iyisi).

- Odaklama sistemi ve performansı: 5DMarkII'den de şikayet etmemiştim çünkü uçan kaçan şeyleri çok çekmiyordum. Orta noktadan odak yapmaya alışmış ben, 5DMarkIII'e geçince şımardım :) D700 de çok iyiydi, nedense MarkIII bana daha iyi gibi geliyor. 61-51 nokta arasında fark yok, sadece 5DMarkIII biraz daha atak gibi. Bir de 5DMarkIII'ün odaklama senaryolarını seçebilmeyi sevdim. Benzer ayarlar D800'de de olsa da menülerden bu ayarları yapmak biraz daha uzun ve sıkıcı olabiliyor. 5DMarkIII'te "balerin" ya da "bisikletçi" gibi farklı senaryolar için ön tanımlı ayarlar var. İsterseniz bu ayarları da özelleştşrebiliyorsunuz. Şimdilik D800 mü 5DMarkIII mü daha iyidir diye bir karara varamadım, sadece diyorum ki Canon bu sınıfta Nikon'u yakalamış hatta belki de geçmiş. Nikon'un bir üstünlüğü var: Çoklu odak noktası seçiliyken D800 portrelerde yüzü tanıyıp anında göze odaklanıyor, 5DMarkIII bu kadar başarılı değil. Buna rağmen "D800 mü 5DMarkIII mü?" sorusunun cevabı odak sistemine bağlı değil.

- Gövde sağlamlığı: Eşit derim ben. D800'ün dandik kapaklarını saymazsak ikisi de bayağı sağlam duruyor. Gene de "sağlamlık" kriteri 3-5 ayda anlaşılabilecek birşey değil, 3-5 sene sonra gene sorarsınız :) "Çok sağlam, taş gibi" dediğimiz D700'ün dış yüzeyindeki plastikler dökülebiliyor örneğin, yapışkanla ilgili müzmin bir sorunu var. "Bu yetmez, en sağlamı olsun" diyenler zaten Nikon D4 ya da Canon 1Dx alsın.

- Dinamik aralık: ISO1600 ve altında D800, ISO1600'ün üzerinde 5DMarkIII. Peki çok fark var mı? Dikkatli ve disiplinli bir çekim tekniğiniz varsa iki makine de sizi memnun eder. Düşük ISOlarda D800'ün bir miktar üstünlüğü var, özellikle gölgelerde bu çok bariz. ISO6400 gibi değerlerde de 5DMarkIII biraz daha iyi. Manzara ya da benzeri yüksek dinamik aralık gerektiren şeyler çekiyorsanız yüksek ISO kullanmayacaksınız demektir ve bu durumda en iyi seçenek D800. Yeter ki RAW çekin :)

- Renk tonlaması ve renkleri doğru oluşturması: Bir önceki maddenin en sonunda "Yeter ki RAW çekin" dedim, sebebi renkler. D800'ün JPEGlerindeki renkleri bir türlü sevemedim. Bir mor-macenta etkisi var, ya da bazen yeşile çalıyor. RAW çekerseniz sorun yok. Varsayılan ayarlarda 5DMarkIII'ün JPEGleri bana göre daha doğru renkler veriyor ve otomatik beyaz ayarı çok daha iyi. Biraz ışıklar karıştığı zaman D800'deki ten renkleri garip bir yeşile dönüyor, 5DMarkIII karışık ışık altında ten renklerini daha iyi veriyor (JPEG tabii ki).

- Menü sistemi ve özellikler: Canon'un menü sistemi çok daha iyi, hiç tartışmasız. Nikon hala tarihi eser tren modeli menü sistemini uyguluyor, birçok ayara ulaşmak için sayfalarca aşağı inmek gerekiyor. Canon'da her menü tek bir sayfa. Bunun dışında ek özellikler konusunda çok fark yok, ikisinin de farklı üstünlükleri var.

- Markaya duygusal bağınız: En önemli etkenlerden biri, siz inkar etseniz de.

- Elindeki ekipman: Örneğin elinde 7 Nikon objektifin varsa sistem değiştirmek kolay değil.

- Çevre baskısı: :) Doğruya doğru. Aslında ikisi de canavar alet ama çevrenizdeki insanlar hala "fotoğraf Nikon'la çekilir" mantığından kurtulamadıysa onlarla ters düşmek istemeyebilirsiniz.

- Genel kullanım keyfi: Bu konuda Canon 5DMarkIII'ü tercih ederim. Alet kesinlikle "sen fotoğraf çek, ben gerisini hallederim" mantığında. Ne bir yavaşlama, ne "çekmem abi" diye itiraz etme var. D800 de kötü değil, hatta piyasada iyi örneklerden biri ama Canon çok daha iyi. Ele oturuşu, seriliği, perde sesi... Kısaca bahsedeyim:
1) Perde sesi ve titreşimi daha az. Ek olarak bir de sessiz modu var ki 5DMarkIII bu modda neredeyse kompakt makine kadar ses çıkarıyor ve perde titreşimi minimum oluyor. D800'ün sessiz modu 5DMarkII'den aşırma ve bence etkisiz.
2) Canlı önizleme konusunda Canon hala daha başarılı. Normal çekimden canlı önizlemeye geçiş daha yumuşak ve canlı önizleme sırasında çekim yapınca 5DMarkIII çok daha sessiz ve az titreşimli, Nikon D800'de hala bu işi çözememiş bence. Büyük dert değil tabi ama gene de "kullanım zevki" kategorisinde artı puan.
3) Çekim hızları arasında fark var. D800 de farklı metodlarla 5 ve 6 çekim yapabiliyor, buna rağmen önemli bir fark var: 5DMarkIII'ün tampon belleği çok çabuk boşalıyor ve karta çooook daha hızlı yazabiliyor! Farklı hızlarda Sandisk, Lexar ve Kingston CD ve SD kartlarla denedim, 5DMarkIII her durumda tampon belleği daha hızlı boşaltıp karta yazmayı daha çabuk bitiriyor ve bu fark bazen iki kata kadar çıkıyor! Bunu denemek için şunu denedim: İki makinede de tampon bellek dolana kadar RAW+JPEG çekim yaptım ve karta yazma ışığının söndüğü zamanı ölçtüm. D800 15 saniyede yazmayı bitirirken 5DMarkIII 7 saniyede, D800 25 saniyede yazmayı bitirirken 5DMarkIII 14 saniyede yazmayı bitirdi. Dosya boyutları arasındaki fark bir sebep olabilir mi? Olabilir, ya da olmayabilir. Her durumda Canon daha çabuk hazır hale geliyor, önemli olan bu. Benzer bir fark 1Dx ve D4 arasında da var, belki Canon'un kart kontrolcüsü daha hızlıdır bilemiyorum.
4) Aynı kartlarla yaptığım denemelerde, 5DMarkIII ekranda fotoğraflar arasında daha hızlı geçiş yapıyor. D800'ün ekranda fotoğrafı oluşturma hızı biraz daha yavaş ve bazen iki imaj arasında geçiş yaparken zorlanıyor gibi oluyor. Gene dosya boyutu farkı sebep olabilir. Sebep ne olursa olsun 5DMarkIII "daha seri" izlenimi veriyor.
5) 5DMarkIII'te fotoğrafları tam ekran sığdırabiliyorsunuz, D800'de ekranın bir tarafı mutlaka siyah kalıyor çünkü D800'deki LCD'nin oranı 3:2 değil. Ufak bir detay olsa da ben sürekli farkediyorum.
6) Nadiren de olsa D800 üzerindeki flaş faydalı oluyor. Özellikle ters ışıkta çok faydalı. Canon bari kompakt makinelerindeki gibi bir flaş koysaymış :)
7) D800'deki otomatik ISO çok daha gelişmiş. 5DMarkIII'e bu özellik neden gelmiyor anlamadım. Son çıkan yazılımla gelebilirdi örneğin.
8) 5DMarkIII'ün C1, C2, C3 sistemi Nikon'un rezil (kusura bakmayın ama öyle) "Custom Settings Banks" yönteminden çok daha üstün ve kullanımı kolay.

SONUÇ

Sonuç yok tabii ki. Aralarındaki en iyisi Canikon 5D800. Böyle bir makine olsa, aaah keşke olsa...

Şunu da tekrar hatırlatmakta fayda var: Bu basit karşılaştırmada objektif ve flaş sistemlerini dikkate almadım. Bunlar da işin içine girince seçim kriterleri biraz daha kompleks hale geliyor.

29 Nis 2013

En pahalı fotoğraf ekipmanını almalıyım

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Evet? Böyle düşünmeyen var mı? Hele mali olarak sorununuz yoksa ya da fotoğraf merakınız üst düzeydeyse, insanı böyle düşünceler esir alıyor. 7-8 yıl önce Venedik turu için 200$'lık bir kompakt makine için dükkana girip 1100$'lık video kamera alan ben de aynı durumdaydım. Hala o "dürtüler" devam etse de şu anda az çok dizginleyebiliyorum (en az RTE kadar doğru söylüyorum hamdolsun...).

45,000$'a gömlek isteyen? İçkim yok sigaram yok, ben almasam kim alacak?
Meseleyi soruya çevirelim: Neden çok para harcıyoruz? Soru kolay, cevabı zor. Aslında cevabı da kolay, ama cevabı kabul etmesi zor. Cevabın doğruluğunu kabul ettin diyelim, kabul etsen bile "ben böyle yapmıyorum" diyebilirsin. İnsan psikolojisi ilginç. "Ben değil başkaları böyle."

Soruyu sormanın üç şekli var:
1- Neden çok para harcıyorsun?
2- Neden çok para harcıyoruz?
3- İnsanlar neden çok para harcar?

Sorular arasında sana düşündürdükleri açısından fark var. 3. soruda biraz daha acımasız cevap vermek için şansın var çünkü "insanlar" diyorum ve sanki seni ayırıyorum. 1. soruda daha yumuşak ve rasyonel cevaplar düşünürsün çünkü soruyu "sen" olarak sordum. "Sen" de çok harcıyor olabilirsin ama "sen"in sebeplerin ve geçerli bahanelerin var, değil mi? 2. soru ikisinin biraz karışımı. İçinde empati var: "Biz".

Size düşünmeniz için bir iddia: Bazen duyarsınız, "Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor" derler. Belki de doğrudur. Bunu düşünün, yazının en sonunda tekrar döneceğiz.

Neden altın kaplama almıyım ki? Mezara mı götürcem parayı?
Not: Ben ekonomist değilim, basit(!) bir mühendisim. Bu yazıdakilerin çoğunu aldığım 1-2 derste gördüm ve fotoğraf konusuyla birleştirdim. "Vay i.neee" demeden önce bir düşünün: Bu konular bir şekilde okullarda öğreniliyor ve piyasaya birsürü mezun sürülüyor. Ve bu mezunlar bu bilgileri piyasada para kazanmak için kullanıyor. Şimdi, "öğrendiğini satıp para kazanan"lar mı suçlu yoksa bu işi bedavaya yapan ben mi :)

Bu yazı fotoğrafla %100 ilgili değil, daha çok satın alma alışkanlıkları ve davranışları üzerine. Bence çok ilginç bir konu. Yaptığım işle çok ilgisi olmamasına rağmen bu konuda ekstra ders aldım. Size de bu konuyla ilgili 1-2 yazı daha okumanızı tavsiye ederim. Kesinlikle bu yazı içinde birşeyler size faydalı olacaktır.

1 TL'YE ÇAY


Size bir soru: 1TL mi daha değerli yoksa sabah kahvaltısında simitin yanındaki 1TL'lik çay mı? Pek çoğunuz (ben dahil) 1TL'nin cebimde durmasındansa simitin yanında çay olarak durmasını tercih edersiniz. Doğru ya, 1TL ile ne yapabilirsin ki?

İşte bu son tümce, yani "1TL ile ne yapabilirsin ki?" lafı ekonomik teorideki "Opportunity cost" terimini anlatıyor. Türkçesi "fırsat maliyeti" ya da "alternatif maliyet". Anlamı kısaca şöyle: Bir mala ya da hizmete harcadığın para ile, hangi diğer mal veya hizmetleri alabilirdin?

"Her seçiş bir vazgeçiştir" lafı bu terimin temeli. Bir şeyi seçiyorsan, başka birşeyden vazgeçiyorsun demektir (ya da her gördüğünü alabilirsin :) ).

Fotoğraf ekipmanına uygularsak: Sony RX-1'e harcadığın 2800$ ile neler alabilirdin ve bu aldıkların sana RX-1'in üzerinde mi altında mı değer getirirdi? RX-1'e harcadığın parayla yapabileceğin şeylerin bazıları şunlar:
- 6 ay ya da 1 yıl daha bekleyip RX-1'in fiyatının düşmesini beklersin ve fiyatı düşünce alırsın. Bu beklediğin zaman zarfında RX-1 sana ne kazandırırdı? Aradaki fiyat farkıyla neler yapabilirsin?
- RX-1'e verdiğin parayla hayalini kurduğun tatile gidebilirsin, ve 100$'lık bir makine ile tatil hatıralarını çekersin.
- 2800$'a daha uygun fiyatlı bir DSLR alıp 2-3 kaliteli objektif alabilirsin.
- 1000$'a Sigma DP Merrill alırsın, aradaki fiyat farkıyla tatile gidersin ya da kız/erkek arkadaşına güzel bir hediye alırsın.
- Borsaya yatırım yapar, paranı arttırabilir ya da kaybedebilirsin. Aynı şekilde loto oynama ya da bankaya faize yatırmak da var (5 vakit namaz kıldığı halde parasını "kar payı" veren bankalara yatıranları es geçelim, zaten "kar payı" ile "faiz" aynı şey değil di mi ama?).
- Elinde bir fotoğraf makinen varsa o makineyi daha iyi kullanıp daha iyi fotoğraflar çekmeyi öğrenebilirsin.
- Bağış yaparsın. Örneğin Darülazece'deki yaşlı ve çocuklara bağış yapar veya yaklaşık 20 hafta boyunca her haftasonu onlara hediye götürebilirsin.

Güzel alet be! Ayrıca bence seksi de.

Seçenekler sınırsız, ve hepsinin ayrı ayrı getirisi ve götürüsü var. Eminim yazdıklarımın bazılarını düşünmediniz, ya da farklı fikirleriniz var. Aslında mesele de tam burada: Seçenekler sonsuz! Özellikle 2800$ bankadaki son paranız değilse!

Örneğin bankada 200,000$'ınız var ve uyuzun biri size "RX-1'e vereceğin parayla başka neler yapabilirsin?" diyor. Şöyle bir cevap verebilirsiniz: "RX-1'i bir alayım da, kalanı sonra düşünürüm." Neden böyle bir cevap? Çünkü RX-1'den sonra bankada 197,200$ daha olacak! Yani rahatsın.

Peki bankada 3000$'ın varsa, ya da 2850$, ya da 1500$? İşte o zaman kafanda birşeyler netleşmeye başlar (ve beyinde fosfat ihtiyacı belirir :) ).

SEÇENEKLER SINIRSIZ... AMA...

Seçenekler sınırsız dedik. Ekonomik sistemler, para harcama mekanizmaları (kağıt para, çek, kredi kartı vs..), mevcut borçlar-alacaklar, evin masrafları, reklamlar, internet-TV tartışmaları vs.. derken seçenekler sınırsız olsa da bu seçenekleri göremeyecek kadar "kör" hale geliyoruz. Ve insanlar "karmaşık" ya da "karışık" şeylerle karşılaşınca ne yapar? Elbette "kısayol" düşünür. "KISAYOL".

Bu "kısayol" her zaman doğruya gitmek zorunda değil. Aslında buradaki "kısayol"un anlamı genelde "elimden/kafamdan çıksın da ne olursa olsun" şeklinde. Karışık geldiyse bir örnekle anlatayım:

TV almak istiyorsunuz. Benim yaptığım hatayı yapmamak için önceden araştırma yaptınız ve seçenekleri dörde indirdiniz: 55" Plazma TV 4000 TL, 65" Plazma TV 5500 TL, 55" LCD TV 3600 TL ve 50" Plazma TV 3600TL.

5500 TL'ye çıkabiliyorsunuz ama 65lik TV'nin boyutunu görünce hem odanız için çok büyük olacağına karar verdiniz hem de çamaşır makinesi için bütçe yaratmak istediniz. Bu yüzden 65" elendi. Ne yaptık özetleyelim: 4 TV seçeneğiniz vardı, pahalı olanı elediniz ve elinizde şunlar kaldı:
- 4000 TL 55" Plazma TV
- 3600 TL 55" LCD TV
- 3600 TL 50" Plazma TV

Hareketli film sahnelerinde ve oyunlarda plazmanın avantajını gördünüz, ayrıca siyahlar plazma ile daha siyah. "400 TL ile birşeyler yaparım, 50" bana yeter" dediniz ve 50" plazmayı almaya karar verdiniz. Nasıl? Mantıklı değil mi? 400TL ile neler yapılmaz ki? Seçenekler sonsuz.

Yalnız, satıcı çocuk biraz kıl çıktı ve size "abi bak sana 20 BluRay 007 James Bond serisi vereyim, yanında da 10 müzik CD'si ve 10 PS3 oyun seç, LCD TV'yi de sana 4000TL'ye bırakayım" dedi. Haydaaaa... Son seçenekler şunlar:

- 4000 TL 55" Plazma TV
- 4000 TL 55" LCD TV + 20 BluRay + 10 müzik CD'si + 10 PS3 oyun.
- 3600 TL 50" Plazma TV

İkinci seçenek şöyle olsaydı kolaydı: 2000 TL 40" LCD TV + CD/DVD/Oyun + PS3 oyun aleti + Casio kol saati. Ama durum böyle değil, kaliteler yakın ve LCD alırsan evdeki dolaplar dolacak! Ve bir anda kafandaki plazmanın avantajları silindi, seçenekler arasında LCD de girdi.

Araştırmalar gösteriyor ki, müşterilerin çoğu ikinci seçeneği seçiyor! Neden? Cevap: KISAYOL! Biraz önce 400TL ile neler yapacağına karar veremezken biri kalktı seni film ve oyunla sınırlandırdı (400TL'ye sadece BluRay ve PS3 oyun alabileceksin, başka seçeneğin yok), buna rağmen sen mutlusun çünkü artık seçmek zorunda değilsin! 400TL'nin içi boş, yani içini doldurmak zorundasın ama satıcı çocuk sana "gerçek" bir seçenek sundu. İnanmıyor musunuz? Daha biraz önce çayı 1TL'ye tercih eden kimdi?

Çay = Gerçek bir seçenek.
1TL= ... Para, ama içi boş, anlamsız. 1TL... ama ne?

Şimdi "1TL ve 400TL ya da çayla TV aynı şey mi ulen?" diye düşünenler için cevabım: Evet, aynı.

HERŞEY GÖRELİ

Göreli = İzafi. Türkçe'yi unutan yabancı dil hayranları için "relative" diyebiliriz.

1 TL = 400 TL demiştim. Aşağıdaki örneklere bakalım:

1) 5 TL > 20 TL. Bu da saçma, değil mi?

Flaşınız için 4lü kalem pil alıyorsunuz. Gittiğiniz dükkanda pil 10 TL. Ama siz 5 dakika mesafedeki dükkanda aynı pilin 5 TL'ye satıldığını biliyorsunuz. 5 dakika o dükkana yürüyüp ucuz pili alacaklar el kaldırsın? 5 dakikada 5TL, iyi para.

Şimdi flaşlarınız bozuldu ve iki yeni flaş alacaksınız. Yeni Canon 600EX-RT'nin Türkiye garantili fiyatı şu anda 1400-1700TL arasında. Bildiğiniz bir dükkana gittiniz ve fiyatı sordunuz: 3225TL. 10 dakika önce başka bir dükkanda 3205 TL idi ama şimdi bulunduğunuz dükkanda satıcı 3225'ten aşağı inmiyor. 20 TL için diğerine gitmeye değer mi? Çoğu kişi için değmez. 10TL'lik malda 5TL %50 demek ki bir pil daha alırsın, 3225TL'lik malda 20TL hiçbirşey değil.


2) Başka bir örnek: 80,000 TL'lik bir araba alıyorsunuz, satıcı 2,000TL'ye boyayı mattan parlak renge çevirmeyi teklif etti. Anında kabul ettin. 2,000TL birşey mi? 80,000TL veriyorsun arabaya.

Arabayı aldın, çıktın ayakkabı almaya gittin. 70TL'ye bir ayakkabı aldın, satıcı "abi bu boya piyasadaki en iyi boya, ayakkabıyı jilet gibi yapar" dedi ve boyaya 70TL istedi. 70TL mi? 70TL'lik ayakkabıya 70TL boya alınır mı?

Biraz önce şak diye 2,000TL'yi veren adam 70TL için kavga mı ediyor? Peki 500TL'lik ayakkabı alsaydın? Boya aynı boya, ama ayakkabının değeri arttıkça senin itiraz olasılığın azalır.

Şimdi, 70TL mi büyük 2,000 TL mi?

3) RX-1 alıyorsun. Satıcı SD kart, taşıma çantası ve LCD korumasını sadece 80 TL'ye önerdi. Normalde bunların toplamı 100TL. Bunların hepsi sende zaten var ama RX-1'e verdiğin para 6000TL civarında, yani 80TL hiçbirşey değil. 20 TL indirim de var, "ver gitsin" diyorsun.

Eve dönerken yolda markete uğradın, meyva reyonunda benzer görünümlü iki farklı elma var. Biri 3TL diğeri 4 TL, arada 1TL var. "Hangisini almalı" diye düşündüğün süre, 80TL'yi harcamaya karar verdiğin süreden uzun mu kısa mı? 80 kilo elma alacaksın ki 80TL'ye gelsin.

"Ama aynı şey değil" diyenlere cevabım: Aynı şey. 1TL 80TL'den daha değerli.

Çünkü kafa şu hesabı yapıyor: "6000TL'de 80TL ne ki", ya da "80,000TL harcamışsın, 2,000TL daha harca", veya "20TL için oraya gitmiyim, ha 3225TL ha 3205TL".

RX-1'e 6000TL veren adam, 325TL verip (180$) parasoley de alır, değil mi? Ama aynı adam hergün aldığı simite 25 kuruş zam geldiğinde bütün gün söylenir... Herşey göreli güzel kardeşim.

AH BU KREDİ KARTI YOK MUUU...

Türkiye'de bankalara borçlananların sayısı son 10 yılda belki 10 kat arttı. 10 değil mi? Hadi 5 kat olsun. Kredi kartları bunun bir numaralı sorumlusu. Tarım sektöründe ve diğer bazı üretim sektörlerinde alınıp ödenemeyen kredileri saymıyorum. Türkiye'deki bankaların %80'inin yabancı ortağının olduğunu (ya da tamamen yabancılar tarafından satın alındığını) düşünürseniz, aslında çoğumuz başka bir ülkeye borçluyuz. Son bulduğum bilgiye göre:
Anlatabildim mi? Hatırlarsanız banka batıranlar artınca hükümet "önlem" olarak banka sahipleri hakkında ciddi kanunlar getirmişti. Bu yüzden banka sahipleri de yabancı ortak almayı ya da bankayı tamamen yabancıya satmayı uygun gördüler. Sonuç yukarıdaki gibi. Dikkat ederseniz "batık" Yunanistan'dan bile iki banka sahibi var. Elbette yabancı yatırımcı gelsin, ona itiraz etmiyorum da banka dediğin şey çok ciddi bir mesele. Artık ülkeleri hükümetler değil bankalar ve finans kuruluşları yönetiyor. Ne yazık ki durum böyle. Sen bankalarını elin adamına verirsen de... Kaderin büyük oranda kimin ellerinde oluyor?

Neyse, konumuz bu değil elbet. Konumuz kredi kartı ve harcama alışkanlıkları. Şöyle bir gerçekle başlayalım: Parayı nakit olarak harcamak, kredi kartıyla harcamaktan daha zor. Zor işte. D800 alırken cebinden para çıkarıp vermek mi seni üzer yoksa kartı verip "zzzt" diye para çekildiğinde mi? Ne kadar zengin olursan ol, cebinden para çıkarıp teker teker saymak adama "koyar". Kart kolay, şifre gir gitsin.

1) Filmli makineniz var. Her çektiğiniz filmi bastırdığınız ya da taratıp DVD'ye attırdığınız için (adam gibi tarayıcınız yok kabul edelim), her poz para. Yani her deklanşöre bastığınızda tak 50 kuruş (farazi söyledim).
- Aaa ne güzel kuş dur çekeyim: "Tak" 50 kuruş.
- Vay simitçi amca hemen asılayım deklanşöre iki kare alayım: "Tak" 100 kuruş.

Her çektiğin kare "masraf" olduğu için çektiğin kare sayısını sınırlarsın. Makinede sadece 36 kare olmasının da etkisi var ama en büyük etkenlerden biri her pozun parasal karşılığının olması.

Sayısal makinelerde böyle değil. O gün 5000 tane çek, eve gel beğendiklerini seç, beğenmediklerini sil, basmaya değer bulduklarını basıma gönder. Karanlık oda yok, kimyasallarla uğraşmak yok, banyo eden adamın insafına kalmak yok. "Kolay" yani.

Nereye geliyorum:
Film = Nakit ödeme
Sayısal makine = Kredi kartı.

800TL asgari ücreti olan adamın elinde 1500TL'lik telefon. Nasıl oluyor? Zzzt kredi kartı, 12 ay vade. Bugün 650D almış birinin 6 ay içinde elinde ortalama 5000 kare poz oluyor. Neden? Çünkü "bedava". Aslında bedava değil. Sudan ucuz filmli makineler var, ve çekimlerini sınırlarsan 650D'ye verdiğin parayı filmli bir makinede 5 yılda anca harcarsın ama çekerken "ooh bedava, asıl babam" türküsü... Eğer firmalar makineyi ucuza satıp çektiğin kare başına fatura gönderseydi 6 ayda kaç kare çekerdin?

2) Pizzacıya gittiniz, 2 arkadaş aile boyu pizza söylediniz. Çatlayana kadar yediniz ve ödediniz gittiniz. Herkes mutlu.

Şimdi aynı pizzacıya gittiniz, pizzacı "her yudum 20 kuruş" dedi. Aynı şekilde çatlayana kadar yer misiniz yoksa "rejimdeyim zaten" mi dersiniz?

Hangi durumda pizzayı daha mutlu yerdin?

3) Fotoğraf kursuna yazıldın. Üç ödeme şekli var: 2 ay önce, kurs başladığı gün ve kurstan iki ay sonra. Hangi ödeme şekli seni daha mutlu eder? Benim cevabım: 2 ay önce ya da 2 ay sonra ödediğim. Alacağın indirim bir tarafa, 2 ay önce ödediğin para artık sana görünmez, hatta unutmuş bile olabilirsin. Kursun ilk günü ya da kurs devam ederken "para" aklına pek gelmez. Ama kursun ilk günü biri gelip "hadi pamuk eller cebe" derse, o gün kursun bütün zevki kaçar.

4) Telefon ve internet faturalarını otomatik ödemeye bağladın. Otomatik ödeme için banka ekstra ücret alıyor ve internet ve telefon faturaların kullanımının çok üzerinde. Yani o kadar hızlı internete ve o kadar çok dakikaya ihtiyacın yok. Bir firma geldi ve "bilgisayarına ve telefonuna kuracağımız yazılımla kullanımını ekranda sürekli takip edebileceksin ve ay sonunda faturanı bankaya elden yatıracaksın, ama faturaların azalacak" dedi. Şimdi... Telefonda konuşurken ya da bilgisayarda gazete okurken faturanın sürekli arttığını görmek aylık faturanı %99 ihtimalle düşürecektir çünkü gözün sürekli o artan faturada olacak. Ama faturalar düşerken, internet ve telefon kullanırken aldığın zevk de düşecek! Hatta belki internette yapmak istediğin şeyleri yapmayacak, telefonda aramak istediğin kişileri aramayacaksın.

Buradan aslında şu sonuç çıkıyor: Ödemeni görmezsen rahatsın. Bu kadar basit. Kredi kartları, ön ya da geç ödemeler, otomatik ödemeler vs.. aslında kolaylık ama aynı zamanda tüketicilerin harcamalarını arttıran birer taktik.


HARCAMALAR ÖNCE BEYİNDE

Normal insanlar büyük miktarlarda para harcayacaklarsa plan yaparlar. Hatta kağıt-kalem alıp birşeyler karalama isteği uyanır insanın içinde. Çok para harcayacak şirketler için de durum aynı: Yönetim kurulu para harcama yetkisi vermeden önce "para nereye gidecek, nasıl gidecek, dönüşü nasıl ve ne zaman olacak" raporları görmek ister. Olması gereken şey budur değil mi? Size çok mantıklı (ya da "rasyonel") geliyor değil mi? (Geçen sene Türkiye'de "herkese tablet verecez, uçacaz gidecez" haberleri patlak verdiğinde anlaşıldı ki ortada bir maliyet çalışması yok. Sadece Erdoğan "talimat" verdi diye böyle bir yatırıma gidiliyor. Bilmemkaç milyar dolarlık yatırım düşünüyorsun ve ortada bir maliyet raporu ve hatta adam gibi bir plan yok. Komik benim ülkem. İlk maliyet hesapları 8 ay sonra görünmeye başladı ki onlar da yeni mezun bir mühendisin elinden çıkmış gibiydiler. Az çok maliyetten anlarım, işim bu).

Kafanızda bir alım bütçesi yaptınız diyelim. Mutfak dolabı için 1200 TL, çocuğun okul masrafı için aylık 300TL, Sony RX-1 için 6000TL. Mutfak dolabını yaptırdınız, aynı gün çocuğunuz dolabın bir kapağını kırdı. Kapak için 200TL ek bir harcama yapmanız gerekti. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200 + 200 = 1400TL.

Peki... Dolabı takan ustaya ödemeyi ertesi gün yapacaksınız. Adamın dükkanına giderken yolda cebinizden 200Tl düştü, bunu dükkana gidince farkettiniz. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200TL? 1400TL? Her iki durumda da 200TL cebinizden çıkmış oldu, ama mesele şu: Parayı nereye ayırdığınız önemli. Dolapçıya giderken düşürdüğün parayı dolap için ayırmamıştın.

Aynı şekilde, çocuğuna verdiğin haftalığı çocuğun daha ikinci günde harcarsa "onun bütçesi"nden gider, ama sen aynı parayı yolda düşürürsen farklı hissedersin.

Hem Leica hem altın kaplama? Fiyatını yazsam buraya sığmaz, o derece...

Peki RX-1'e harcayacağın 6000TL'nin 150 TL'sini çocuğun okul masrafları için harcasan, ya da daha iyi bir mutfak dolabına ayırsan? Cebinden çıkacak para aynı para (150 TL), ama sana hissettirdikleri çok farklı. Neden? Çünkü biri fotoğraf makinesine ayrılmış diğeri mutfak dolabına. Halbuki para dediğin şey kağıt parçası, ve istediğin yere harcayabilmen gerekiyor. Paranın varoluş amacı o zaten: Her mala ve hizmete harcanabilmesi. Değiştokuş gibi değil. Gördüğünüz gibi 150TL aynı 150TL, ama farklı amaçlarla harcanınca (aslında farklı bütçelerde harcanınca diyelim) size farklı duygular hissettiriyor.

Şirketler içindeki bütçeler de böyle. Eğer en tepedeki adam çok akıllı değilse (acı ama gerçek), muhasebenin harcadığı 200TL'lik parti masrafını üretim bölümünün harcadığı 200TL'lik parti masrafından farklı görür. Neden? Çünkü biri "muhasebenin bütçesi" diğeri "üretimin bütçesi". Halbuki para aynı kasadan çıkıyor.

Peki neden ödemeleri farklı katerorilere ayırıyoruz? Yani neden "çocuğun bütçesi" ya da "fotoğraf makinesi bütçesi", veya birçok firmada neden "muhasebe bütçesi" ve "üretim bütçesi" bambaşka? Yukarıda biryerlerde "alternatif maliyet" konusunda bahsederken, çevremizdeki ekonomik sistemlerin karmaşılığı yüzünden insan beyninin "KISAYOL"lar yarattığından bahsetmiştim. İşte, sebep bu. Yani "bugün harcadığım para yerine yarın ne alabilirdim?" sorusunu hergün düşünmek yerine ana bütçe kalemleri yaratıp onlara bütçe ayırmak daha kolay. Neden? "Bugün harcarsam yarın ne alamam?" sorusunun cevabı sonsuzken, bütçe kalemlerinin sayısı 10'u geçmez. Kontrol edilmesi daha kolay değil mi?

Bu bahsettiğim "KISAYOL" oluşturma en optimum yol olmasa da insan yapısına en uygun yol. 800 tane değişkeni düşünüp mükemmel harcama yapmaya uğraşacağıma, 10 tane bütçe kalemi belirlerim onları kontrol ederim. 800 tane değişkeni analiz etmek süper bilgisayar gerektiriyor.


AYNI MAL İÇİN FARKLI FİYATLANDIRMA

İstanbul'dan Ankara'ya, ya da Antalya'ya uçacaksınız. Bunun için birkaç havayolu firması seçme şansınız var. Farklı kalitelerde, farklı fiyatlandırma seçenekleri var. Hmmmm... Peki fiyatlandırma sadece kaliteyle mi ilgili acaba? Atıyorum, örneğin THY ile Pegasus'un fiyatlandırması sadece maliyetle orantılı olabilir mi?

Eski çalıştığım firmadaki Amerikalı bir muhasebe müdürü anlatmıştı. 2 ay sonra bir yere uçacakmış (yerleri şimdi hatırlamıyorum ama Amerika içinde). Önce ilk bulduğu bileti almış, sonra bakmış başka bir firma daha ucuza uçuyor ona yönelmiş. İki bileti karşılaştırınca, iki biletteki vergi oranlarının farklı olduğunu farketmiş! Yani, sanki devlet iki havayoluna aynı uçuşlar için farklı vergi oranı uyguluyormuş gibi! Havayolu firmalarından birinde çalışan bir arkadaşını arayıp sebebini sormuş, cevap şu: O "vergi miktarları" bölümü aslında firmaların zaman zaman fiyat arttırıp indirmek için kullandıkları bir bölüm! Yani devlet herkese aynı vergiyi uyguluyor ama bilet fiyatlandırmasında firmalar bu bölümle oynuyorlar! Kanuni mi değil mi bilemem, ama bunun neden yapıldığını biliyorum: Hiç kimse "alan vergileri ve diğer vergiler" kısmına bakmaz çünkü oranın sabit olduğunu düşünür! "Devlet bu abi, firmanın suçu yok". Gerçekten yok mu?

Türkiye'deki su, elektrik ve doğalgaz faturaları da aynı şekilde. Resmen haince ve ahlaksızca bu firmalar faturaları şişirmek için masrafları olmadık kalemler arasında dağıtıyorlar. "Kaçak kullanım bedeli" zaten iyice rezalet de, diğer masraf kalemlerini de incelerseniz ne kadar rezalet olduğunu anlayacaksınız. Ve bunu herkesin gözünün önünde yapıyorlar, yani savcı görüyor denetleme kuruluşları görüyor bakanlar vs.. görüyor.

Fotoğraf konusuna gelirsek artık herkesin dalga geçtiği bir konudan bahsedelim: Leica ve Panasonic. Bu iki firma ortak çalışıyorlar. Buraya kadar herşey normal. Panasonic bazı makine ve objektif modellerinde tasarım ve kontrolleri Leica'ya bırakıyor, o da mekanik aksam ve elektronik kısımlar gibi parçaları üretip Leica'ya veriyor. Yanlış anlaşılmasın, M9 ya da Leica M gibi modellerden bahsetmiyorum, bu bahsettiğim şey kompakt makinelerde:

Büyük hali için üzerine tıklayın
Leica 800$, Panasonic 450$. Fark?
- Ama o Leica..
- Sktr...

Benzer bir şeyi daha abartılı şekilde Hasselblad deniyor şimdi:
Büyük hali için tıklayın
Bu sayfaya baksan sanırsın ki katılacağın Oscar töreni için özel elbise dikiyorlar. Makine bu:

Ama aslında bildiğin:
Sony NEX-7... Allayıp pullayıp "bilmemne yağı ile marine edilmiş bilmenne derisi ve bilmemne ormanlarından özenle kesilmiş ve elle özenle şekillendirilmiş bilmemne odunu ve en mükemmel sanatçıların ve tasarımcıların elinden çıkmış el yapımı muhteşem gövde" yediriyorsun, 6500$ fiyat çekiyorsun. Nasıl?
- Ama abi o Hasel...
- Sktr.

Ama işin içine "marka" psikolojisi giriyor. "Leica alırım, nasıl olsa mükemmel" ya da "Hasselblad bu, ayağa düşmez abi herşey bir numara" düşüncesi, aynı makineye (tamam tamamen aynı değil, birazcık farklı) daha fazla para ödeme bahanesi yaratıyor.

Marka olmasa bile malı alacağın yer de bu konuda etkili. Sahilde oturuyorsunuz, eşiniz dondurma istedi. Kafanızda önce nereden bulacağınız, sonra ne kadar vereceğiniz soruları uyanır. Peki size bir soru: Kafanızda oluşan "fiyat" sorusunun cevabı, dondurmayı alacağınız yere göre değişir mi değişmez mi?
1) Oturduğunuz yerin hemen arkasında 5 yıldızlı lüks bir otel var. Oraya gidip almak en uygun seçenek.
2) Oturduğunuz yerin arkasında 3 tane ufak bakkal var.

1. seçenekte kafanızda oluşan "fiyat"la ikinci sorudaki fiyat aynı mı olacak? Tabii ki otomatik olarak lüks oteldeki dondurmaya daha fazla vereceğinizi bileceksiniz. Yani kafandaki bütçe, malı alacağın yere göre şekillendi bile. Şimdi, bütçeni sen mi şekillendirmiş oldun?

"Leica" ya da "Hasselblad" ya da "Zeiss" ismini gördüğün anda beyninde "kalite" çanları çalmaya başlıyor. Leica kullanan efsane fotoğrafçılar aklına geliyor, titreşim olmasın diye Zeiss fabrikasının önündeki caddenin trafiğe kapandığı hikayesi aklına geliyor, 80MP'lik ve 10 binlerce $'lık orta format makineler aklına geliyor. Beş yıldızlı oteli görünce resepsiyon, hizmetçiler, temizlikçiler, altın kaplama musluklar vs.. aklına geliyor ve bir anda aynı dondurma için bakkala 2 TL vereceğine otele 5 TL vermeye razı oluyorsun.

Rolex saate verilen binlerce $'ın yüzde kaçı asıl maliyete, yüzde kaçı "Rolex" imajına gidiyor? Benzer kalitede 10'da bir fiyatına saatler satılırken...

REKLAMLAR

Zamanında seyrederken saatlerde gülmüştüm. Sonra kasetlerini dinledik, ona da güldük. Yıllar sonra CDlerini aldım. CDler gerçek tiyatrodan çekim değil, satmak için kamera önünde çekilmiş ama gene de komik.

"İmaj", "kalite"nin önüne geçti. "Rakamlar" artık sonuçta alacağın "değer"i gölgeliyor. Fotoğraf makinesi ya da objektif inceleme sitelerinde puanlar görüyorsunuz. Bir makine 50 puan alıyor, diğeri 70. Bir diğeri 85 puan alıyor. Sonra bu puanlar sıralanıyor, birinciler seçiliyor, altta kalanlara gülünüyor vs.. Ama bu rakamlar aslında malın gerçek "değer"ini gölgeliyor. Neden? Çünkü bir malın gerçek değeri senin ihtiyaçlarına göre belirlenir!!!

3 hafta önce dünyaca ünlü bir yazılım firmasından biri geldi, bize risk analizi programlarının ne kadar mükemmel muhteşem hiper über birşey olduğunu anlattı. Kendi ürünü havada parendeler atarken diğerlerinin nasıl eksik kaldığını falan gösterdi. Sunumun 35. dakikasında amcaya sunu sordum: "Bu yazılım bizim firmaya ne katar? Sizin yazılımı alırsak bize sağlayacağı ek kazanç nedir?"

Size bir öneri: Eğer bir ürünü bir firmaya pazarlamak için gidiyorsanız, bu soruya hazırlıklı olmanız lazım. Bize yazılım değil, bir değer satıyorsun. Ben programdaki düğmeler ya da mükemmel raporlarla ilgilenmiyorum, benim işimi hangi şekillerde kolaylaştırabilir onu anlamak istiyorum. Ve bunları senin sunumundaki ipuçlarından yakalamak değil, açık açık görmek istiyorum.

Sunumu yapan amca bu soruya hazırlıklı olmadığı için 3 haftadır yazılımın bize neler katacağını anlamaya çalışıyoruz çünkü ben planlama ve maliyet konularında standardı çok üstlerde tutuyorum. Yalan yok, gerçekten çok becerikli bir program ama dediğim gibi, bir program sadece "harika mükemmel" diye alınmaz, "bana neler getirecek neler katacak" diye düşünüp alman gerekli.

İşte bu yüzden bazı firmalar reklamlarını yanlış yapıyor. Üç tip reklam var:
1) Ürünü ön plana çıkaran
2) Ürünün size verdiklerini ve ürünü alırsanız size nelet katacağını anlatan reklamlar
3) İkisini karıştıranlar

İlk reklam tipi en kötüsü. "Bizim alet bilmemneyi süper yapar, şu konuda da harikadır". İyi de, bana ne? Belki bunlar benim işime yaramıyor ya da bana nasıl yarayacağını anlamıyorum? Bu tip reklamı en çok Pentax yapıyor. Pentax DSLR reklamlarında duştan yeni çıkmış aletler görürsünüz hep. Sanki duş süngeri reklamı.

İkinci tip reklamlar beni rahatsız ediyor. Sürekli pembe tablolarla gülümseyen insanların olduğu reklamlar beni itiyor. Ped reklamlarında bütün kadınlar gülümseyip voleybol oynuyor. Nerde len bu kadınlar? Var mı sizin tanıdığınız malum zamanlarında etrafa gülümserken beyaz şortuyla atlayıp zıplayan bir hatun kişi?

Üçüncü tip reklam en iyisi, ama yapması kolay değil çünkü insanların ihtiyaçları farklı farklı. Hem aleti hem kullanıcıyı işin içine katacan, reklamı gören kişi "işte bu tam bana göre" diyecek. Bunlardan hangisi iyi:

Pentax'ın sitesinden alıntı

"Duştan yeni çıkmış makine" yerine "zorlu koşullarda hep yanınızda" mesajı veren bir fotoğraf. Hangisi daha etkileyici? Akam.no diye bir siteden aldım. Belki de Pentax reklamıdır.

Puanlamaya dönersek, kullanıcıların büyük çoğunluğu şu hatayı yapıyor:
- A markası 75 puan almış, B 77 puan almış. Demek ki B daha iyi.
- MTF değerlerine bak aşmış bu alet, diğerinden daha iyi.
- Bak forumlarda buna çok iyi diyorlar demek ki en iyisi bu.
- Abi altın seçim puanı almış. İşte benim makinem bu!

Tek bir puana, grafiğe ya da forumlarda yazılanlara bakıp karar verip 1500-2000TL'lik alışveriş yapmak ilginç. Hayatı boyunca tek makine (hadi iki olsun) kullanmış birisinin sadece bu puanlara bakıp forumlarda çok puan almış markayı savunması iyice garip.
Altın ödül almış! Demek ki en iyisi bu hemen koşup alayım!

Bazı siteler tek bir puan değil 4-5 kategoride puan veriyorlar. Bu bir bakıma iyi olsa da, gene de sana vereceği değeri biraz gölgeliyor. Sigma 35mm f1.4 HSM'yi ele alalım. Optik olarak herkes çok iyi olduğu konusunda birleşiyor. Canikon ve Sony eşleniklerinden "optik olarak" daha iyi olduğunu birçok kişi söylüyor. Yani "puanlama" konusunda diğerlerinin hiç şansı yok. Peki şu açılardan düşünürseniz: Sürekli yağmurda ya da tozlu ortamlara çekim yapıyorsan, ve ileride gövde değiştirirsen Sigma'nın çalışıp çalışmayacağından emin değilsen? Bu son konu bilinmeyen birşey değil. Çoğu zaman objektifi Sigma'ya gönderip düzelttirebiliyorsunuz ya da fiyat farkını öderseniz Sigma size yeni objektif veriyor. Biraz dertli ama, hadi bunu çözdünüz diyelim. Peki toz-nem korumasını nasıl halledecez? Yanımda sürekli koruma poşeti gezdirmek zorunda mıyım? Gördüğünüz gibi tek bir eksiklik bile Sigma'nın size verdiği değeri minimuma indirebiliyor. Yanlış anlaşılmasın, Sigma'yı kötülemek değil amacım.

SAHİPLİK ETKİSİ: BENİM OLAN EN GÜZELİ

Türkçe'sini bilemiyorum, "Endowment Effect" denen bir terim var. Endowment "bağış" anlamına geliyor ama tam teknik çevirisi bu şekilde olmayabilir. Ben "Sahiplik Etkisi" dedim.

Bu teoriye göre, insanlar sahip oldukları şeyi piyasa değerinin üzerinde görürler. Aynı malı başkasından alacaksan daha az değerli görürsün. İkinci el satışlarında bunu görürsünüz. Elimdeki mal diğerlerininkinden her zaman daha değerlidir, bu yüzden indirim isteyene canavar gözüyle bakarım. Ne demişler? "Kısa kalın kendi malın" :)
Aynı şemsiye, ama biri senin olduğu için o daha değerli
Bir araba firması bir bölgede satıcılara her satıştan sonra verdiği komisyonları 6 aylık peşin vermeye karar veriyor. 6 ay sonunda satamadığı arabaların komisyonlarını geri almak üzere. 6 ay sonunda bakıyor ki o bölgede araba satışları %15 artmış. Aynı taktiği sonraki 6 ay başka bir bölgede deniyor, orada satışlar %12 artıyor. Sebep? İnsanlar peşin kazandıkları parayı bırakmak istemiyorlar. Çünkü para zaten "elinde", firma parayı geri alırsa onu "kaybetmiş" sayacaksın kendini. Halbuki teknik olarak kaybetmiyorsun ama elindeki parayı sahipleniyorsun.

Bu örnek aynen bir ders içeriğinden: Üniversite basketbol takımının maçı var. Sezon sonu gelmiş ve takım iyi durumda olduğu için biletleri bulmak zor. Öğrenciler günler öncesinden bilet alabilmek için stadın etrafında kamp kuruyor. Biletler satılacağı zaman, herkese bilet olmadığı için, çekiliş yapılıyor. Bir kısım öğrenci bilet alıyor, diğerlerine bilet düşmüyor. Bilet alabilenleri arıyorlar ve biletleri ne kadar satabileceklerini soruyorlar. Biletleri alamayanlara da bilet için ne kadar harcayabilecekleri soruluyor. Elinde bilet olanlar bilete ortalama 2000$ isterken, bilet olmayanlar en fazla 100$ verebileceklerini söylüyorlar. Elinde bilet olanlar bu maç için "hayatımın en önemli maçı, torunlarıma bile anlatırım ben bu maçı" gibi sebepler sayarken bilet olmayanlar "gider arkadaşlarımla bira içerim" diyorlar. Halbuki çekilişten önce iki grup da aynıydı, şimdi aralarındaki tek fark birinde bilet olması diğerinde olmaması.

Bir ekipman satın aldığımızda (DSLR gövdesi ya da objektif) aşırı sahiplenme güdüsü buradan geliyor. Elindeki alet her zaman mükemmeldir. Harikadır o. Diğerleri ne olursa olsun, asıl güzel ve değerli olan senin elindekidir. Bu yüzden hangi marka DSLR kullanıyorsan "genelde" onu savunursun:
- Nikon D5100'ün mü var? Canon 600D dandik plastik olduğu için aldın, D5100 süper ele oturuyor ve renkleri daha güzel.
- Canon 600D mi aldın? Sen 90$'a 50mm f1.8 alırken D5100cüler 220$ veriyorlar. Ayrıca Canon'un renkleri daha doğru, Nikon renkleri hep cart yapar.
- Pentax mı aldın? İnsanlar zaten hep reklamlar yüzünden diğer markaları alıyor, halbuki sen bilerek aldın ve Pentax mükemmel! Ayrıca Pentax kullanıcısı özeldir, az çektiği için güzel fotoğraf çeker! Yürü be kim tutar seni!
- Sony alanlar nasıl peki? Bu paraya bu kadar özellik veren var mı? Hem zaten Sony bu, boru değil.
- NEX mi aldın? Cebine DSLR koyuyorsun daha ne!
- Fuji XE ya da X-Pro? Fuji'nin renkleri gibisi var mı? ISO6400'de bile 5DMarkII'ten iyi daha ne arkadaşım?

Gördüğünüz gibi her markanın kendine göre sahipleniş biçimi var. Hele aldığın alet çok farklı pahalı birşeyse, ondan iyisi yok. Leica etkisi böyle bir şey, Fuji X etkisi de böyle, RX-1 de. Bunlara sahip olursan o kadar sahiplenirsin ki eşin "evlendiğinde böyle değildin çok değiştin" bile diyebilir (gerçi ne yapsan o lafı yersin ama olsun :) ):

- Leica abi bu, konuşmaya gerek var mı? Var mı böyle alet? Elde özenle yapılmış, süper hiper mükemmel. Hele o 35mm ve 50mm yok mu...
- İyi de sadece aynada kendini, kedini ve çocuklarını çekmişsin?
- Olsun hatıra onlar olunca en iyisi olsun.

Gibi...

Elime ilk geçen SLR (DSLR değil)  benim için en iyi makineydi. Ucuz, sağlam.. Practica bilmemney. Zaten erkek adam ucunda 50mm objektif olan filmli makine kullanır, herşey manuel falan. Aynen eski efsane fotoğrafçılar gibi. Sonra ilk DSLR'ım Pentax K10D oldu ve ondan daha iyisi yoktu. 22bit DAC, CCD, sağlam ve toz-nem geçirmeyen gövde, gövdede IS, eski Pentax objektifleri kullanabilme, objektifler zaten en iyisi (daha iyisi olamaz çünkü o bir Pentax!), kit 18-55mm bile Canon L ayarında tamam mı! K10D'den sonra 450D. Lan? En iyisi Canon 450D galiba. Ekran K10D'den büyük, yüzlerce objektif seçeneği var ve objektifler ucuz, ISO1600 K10D'nin ISO400'ü gibi! Daha iyisi ne olabilir? Sonra sonra fikrim değişmeye başladı. Hepsinin farklı üstünlükleri var ama bunları kullanmadan göremiyorsun!

Yıllarca Nikon'a alışmış bir amatörün Canon'a geçmesi kolay değil, hele Leica kullanan için belki imkansız. Bunun sebebi, elindeki malı aşırı sahiplenme. İnsan psikolojisi bunu gerektiriyor.

Halbuki mesele "bana ne getirisi olacak" değil mi? Galiba değil...

SONY RX-1 VE ALTERNATİFLERİ

"RX-1'in alternatifi yok kardeşim! 24MP mükemmel algılayıcı, Zeiss objektif, ufacık alet. Ne alternatifi artist!" diyorsanız zaten hiç okumayın :) Alternatif her zaman var, yeter ki düşünme tarzını değiştir.

Neeeee? RX-1'e alternatif mi? Gaffayı mı yedin len?
Önce Sony RX-1'in incelemelerde ön plana çıkarılan özelliklerini hatırlayalım:
- Mükemmel 24MP tam kare algılayıcı. Muhteşem yüksek ISO performansı ve dinamik aralık
- Süper Zeiss 35mm f2.0 objektif
- Algılayıcı ve objekif birbirine tam uyumlu tasarlanmış
- Diğer tam kare gövdelere göre çok ufak ve hafif
- Çok düşük çekim sesi ("leaf shutter" sayesinde)

Daha vardır elbet ama bunlar ön planda. Aslında bunların tamamı "puanlama" sistemiyle aynı şeye yarıyor: Sana olan faydasından çok "bak ne çok özelliğim var" demeye çalışıyor. Halbuki düşünmemiz gereken şey: Bunlar bana ne verecek?

Gerçekten bilinçli kullanıcı için sorun yok. Artısı-eksisi neyse ona göre değerlendirir, alır kullanır. Eğer bunu yapabiliyorsanız RX-1 sizi çok mutlu eder. Amaaaaa.... "Süper 24MP ff makine abi, ISO6400 kaymak gibi. Zeiss'i de oturtmuş adam oraya daha ne olsun" dersen iş değişir. Bir anda firmaların en sevdiği müşteri durumuna düşersin :)

Eksiklerini düşünsek?
- Objektif değiştirememek. Her ne kadar "o parayı veren adam en iyi kaliteyi ister, 35mm Zeiss de sana en iyi performansı veriyor" diye düşünsek de, sabit odaklı tek objektife bağlı kalmak her zaman dert. Size soru: Şu anda elinizdeki tüm objektifleri satacaksın ve bundan sonra sadece 35mm ile devam edeceksin" deseler kaçınız kabul eder? Sokak fotoğrafları çeken rangefinder kullanıcısı bile olsan bir 50mm ister insan.
- OSS yok. Gerek var mı? Bilmem. ISO'yu yükseltip düşük ışıkta titreşimlerin önüne geçmek mümkün olabilir, ve f2.0 diyafram da buna yardımcı. Ama dezavantajları da yok değil. Çok düşük ışıkta ISO'ya abanıp diyaframı çok kısman gerekiyor örneğin. Her zaman f2.0 diyaframa ihtiyacın var mı ve sürekli ISO6400 mü çekeceksin? Ayrıca video sırasında OSS olmaması müthiş eksiklik. Makine ufak olduğu için üçayak taşımak garip.
- Fiyat. Tabi bu göreceli. "İçkim yok sigaram yok" deyip alabilirsin de, kimse karışmaz. Buna rağmen, 2800$ fiyata dahil olmayan bakaç, parasoley ve grip fiyatlarını düşünürsen RX-1 ciddi pahalı oluyor. Optik bakaç 650$, grip 250$ ve parasoley 180$. Nasıl?
- Kontrast bazlı odak yaptığı için odaklama hızı biraz yavaş. Aslında aşırı yavaş değil, ama aynı zamanda biraz da tutarsız. İstedikleri yere her zaman odaklayamadıklarını söyleyen birçok kullanıcı duydum.
- Pil ömrü 270 kare. Eğer sokakta 3-4 saat gezinecekseniz ikinci bir pil gerekli. Şarjı USB'den yaptığınız için de yedek pili şarj ederken makineyi kullanamıyorsunuz, yani şarj edilecek pil makinenin içinde olmazk zorunda. Harici şarj aleti bulursanız ne ala.
- Sabit LCD. Bakaç olmayınca mecburen kadraj için LCD'yi kullanacaksın. LCD hareketli olmadığı için kadraj yapmak her zaman kolay olmayacak. Yani 2800$'a kompakt makine kullanıyormuşsun gibi düşün.
- Objektif çıkık, içeri katlanmıyor. "Zeiss bulmuşsun kıllısını arıyorsun" diyebilirsiniz. Ama bu sorunu da söylemek lazım çünkü alet cidden ufak, ama çıkıntı Zeiss yüzünden cep makinesi değil. Büyük bir kaban cebinde taşınır, orası ayrı. 24MP tam kare + Zeiss'i palto cebinde bile taşıyabilmek iyi birşey :)
- Toz-nem koruması yok. Yağmurda çekim yasak. Herkese göre dezavantaj değil elbet, örneğin Canon 650D'de bu özelliği aramam ama 2800$ aklıma gelince...

Tüm bu artı ve eksileri teraziye koyup tartıp öyle karar vermek lazım.

24MP'lik üç makine yanyana. Hepsi çok iyi, hepsi ile şaheser yaratmak mümkün. DxOMark'ın puanlama sistemini doğruymuş gibi kabul edelim ve puanlara bakalım.

Toplam puan nasıl? RX-1 hepsine çakmış :) D5200'e 9, NEX-7'ye 12 puan fark atmış. Aslında biri tam kare diğerleri APSC. Belki karşılaştırmak bile hatalı. Böyle karşılaştırma puanları sunan başka site bilmediğim için DxOMark'ı kullanıyorum.

1) Neyse, toplam puanı geçtik, renk derinliğine geldik. Puanlar nasıl? DxOMark'a göre 1 puan ve altındaki farkların farkedilmesi çok zor ve 22bit'in üzerindeki puanlar için "mükemmel" diyor. RX-1 1 puan önde, ve üçü de 22bit'in üzerinde.
2) Dinamik aralığa geçelim. DxOMark'a göre 12bit'in üzeri mükemmel ve aradaki fark 0,5EV ise fark göremiyorsunuz. Yani iki makine arasında 0,5EV fark var ise aradaki farkın farkedilmesi çok zor. Bu durumda D5200 RX-1'e yakın, NEX-7 1 durak geride.
3) Düşük ısıkta ISO puanı. RX-1 coşmuş durumda. Ama detayları okursanız, DxOMark her %25'lik puan farkının 1/3 durak fark olduğunu söylüyor. Buna göre RX-1 ve NEX-7 arasında 2-3 stop arası bir performans farkı var. 3 stop kabul ederseniz ciddi bir fark.
Ama SNR değerlerine bakarsanız durum pek böyle değil. DxO'ya göre SNR değeri 30'un üzerindeyse "algılayıcı mükemmel", ve ISO800'e kadar her üç makine de SNR değerini 30'un üzerinde tutuyor. Sadece SNR değerini referans alırsanız aradaki fark 1-1,3 durak. Tahminime göre ortalama 2 durak bir fark alabiliriz, yani RX-1 düşük ışık ISO performanı konusunda 24MP'lik APSClerden 2 durak daha iyi.
Sony'e göre yeni NEX-7n'de bu fark biraz kapanacak, bekleyip göreceğiz.

Elimizde ne var? RX-1 24MP'lik iki APSC makineden renk derinliği ve dinamik aralıkta 1 durak daha iyi, ama diğer ikisi de "mükemmel" sınırının üzerinde. ISO konusunda RX-1 2 durak daha iyi.

Tekrar hatırlatayım, RX-1 bence ciddi bir ilerleme ve alet çok çekici. Biri hediye etse hayır demem. Ama... 2800$'ı görünce beyinde fosfat ihtiyacı beliriveriyor ve "altermatif"ler gözümün önüne gelmeye başlıyor. Bu, para ya da zenginlik meselesi değil. Paranı etrafa saçacaksan dert değil, ama domates alırken bile düşüneceksin. 2800$ harcayacaksan hayli hayli düşünmen lazım. İlk aklıma gelen şey "benzer performansı alabileceğim makineler hangileri olabilir? İlk aklıma gelen adaylar:

- Fiyat odaklı bakarsak bütün tam kare gövdeler rakip. 5DMarkIII ve D800 dahil. Ama biz başka şeyler istiyoruz, ve bunların en önemlisi boyut.
- Nikon D600: Belki algılayıcıdan biraz daha imaj kalitesi almak mümkün ama 35mm f2.0 Zeiss (ya da eşdeğerini) bulmak lazım, ayrıca boyutu büyük. Genel kullanım olarak RX-1'den daha fazla sevdim ama sadece boyut yüzünden eleyelim. Sonuçta D600 büyük bir DSLR. Tam rakip değil.
- Sony A99: Ya bi git :)
- Nikon D3200: Şimdi yaklaştık işte. RX-1'den 3cm yüksek, 1cm geniş ve 7mm kalın (RX-1'in objektifinden dolayı). Boyut olarak biraz daha büyük ama aşırı fark yok. En büyük fark objektifte olacak. Zeiss'e yakın kalitede 35mm bir objektif takarsak boyut artacak. Zeiss 25mm f2.0 mm taksak yakın performans alabilir miyiz ki? Gene de paket büyük. Bunu da eleyelim.
Camerasize.com sitesinden alıntı
- Nikon D5200: D3200 ile aynı sebepten, yani boyuttan eledim. Yoksa boyut haricinde bence genel toplamda RX-1 ile yakın (dönen ekran, harici kontroller, güzel odaklama sistemi, seri çekim, fiyat vs..).
- Sony NEX-6: Paket ufak olsa da 16MP yüzünden eledim. Esasında 16MP herkese yeter, ama 24MPlikler arasında bir karşılaştırma istedim. Yoksa dönen ekran, daha hızlı odaklama, EVF vs.. derken NEX-6 da bayağı çekici.
- Sony NEX-7: Galiba tek gerçek rakip bu kaldı.24MP ve ufak.
Galiba rakibi bulduk. En azından boyutta ve fonksiyonellikte yakınlar. Bakalım diğer özelliklerde yakalayabilir miyiz?

NEX7'nin fiyat, dahili EVF, farklı objektifler kullanabilme, hareketli LCD, daha uzun pil ömrü (NEX7 430, RX1 270 çekim) gibi avantajları varken RX-1'in tam kare algılayıcı, Zeiss ve sessiz (ya da az sesli) deklanşör avantajları var. RX-1'e EVF eklenebiliyor ama 450$ civarı fiyatı var, bu yüzden dezavantajları daha da artıyor.

Haydi puanlayalım. Aşağıdaki puanlar kişisel fikrim, farklı düşünüyorsanız farklı puanlayın:
- Fiyat: Tartışacak birşey yok, NEX-7 ve kaliteli bir objektif 2000$ civarına anca geliyor. RX-1'e EVF eklersen hem boyutu biraz büyüyor hem fiyatı 3250$'a çıkıyor. NEX-7'ye +1.
- Dahili EVF. NEX-7'ye +1.
- Pil ömrü: "RX-1'e ikinci pili alırım olay biter" diye de düşünebilirsiniz. buradaki mesele RX-1'in pilinin gövde içindeyken şarj edilebilmesi. Yani pil gövdede olacak, USB'ye takacan öyle şarj edecen. biraz dertli. Harici şarj aleti mi alacaksın? Bir makineyi adam etmek için bu kadar uğraşılır mı :) NEX-7 ile 500 çekimi geçenler var. NEX-7'ye +1. Siz isterseniz bunu puanlamayın.

- Hareketli LCD: Benim için NEX-7'ye +1. Sizin için önemli değilse siz koymayın.
- Farklı objektifler kullanabilme: Bence +3 puan çünkü bu şekilde alternatifler doğuyor (telefoto, makro, OSS, portre vs..), ama haksızlık olmasın diye +1 NEX-7 için.
- Algılayıcı: 24MP tam kare algılayıcı sayesinde RX-1'e +1.
- Sessiz deklanşör: NEX-7 daha sesli. RX-1'e +1.
- Objektif: Mükemmel Zeiss sayesinde 35mm f2.0 RX-1'e +1... mi? Peki NEX-7'ye de Zeiss 24mm f1.8 taksak? Ya da gene Zeiss 25mm f2.0 denesek? Peki A bayonetli Distagon 24mm f2.0?
Ne yazık ki DxOMark Zeiss 24mm f1.8'i test etmemiş bu yüzden onu göremiyoruz. Tablolardan az-çok tahmin yürütülebilir ama sağlıklı olmaz. Ben elimdeki NEX-5N + Zeiss 24mm f1.8 tecrübeme göre konuşursam, 24mm ciddi iyi bir objektif. Hem de çok ciddi iyi, ama elimde 24MP'lik makine olmadığı için kesin konuşamıyorum.

Ölçümlerden gördüğüm kadarıyla RX-1'deki objektif Zeiss 25mm f2.0'dan sadece köşe kararması konusunda üstün, diğer bütün konularda geride. Acaba bize "algılayıcıya tam uygun yaptık" derken Sony yalan mı söyledi? 25mm f2.0 daha iyi gibi duruyor. Ama fiyatı da boru gibi: 1650$. NEX-7 ile bu alet sana yaklaşık 2600$'a gelir. Değer mi? İleride farklı objektifler takabilme, EVF LCD'yi toplarsan "belki" değer.

- Yüksek ISO becerisi. Bazı durumlarda avantajlı bazılarında değil. RX-1'in yüksek ISOdaki üstünlüğü OSS ile dengelenebilir. OSS'nin yaklaşık 3 stop kazandırdığını düşünürseniz NEX-7 RX-1'e daha da yaklaşır.... Diyecektim ki 35mm'ye denk gelen OSS'li NEX objektif yok! Eğer Zeiss 24mm f1.8'de OSS olsaydı bana göre RX-1'in tek avantajı tam kare algılayıcı sayesinde alan derinliği kontrolü olacaktı, ama yok. 35mm'ye denk gelen sadece 18-55mm OSS var, onun kalitesi de Zeiss'in tırnağı olamaz. Bir seçenek şu olabilir: 35mm f1.8 OSS kullanıp bir adım geri çekilerek çekmek. İşte o zaman RX-1'in yüksek ISO avantajı kalmıyor. 35mm f1.8 OSS kötü bir objektif değil. Senaryo şöyle olurdu: NEX-7 + 35mm f1.8 OSS @f2.8 + ISO800 = RX-1 + 35mm f2.0 + ISO3200. Açı ve net alan derinliği farkı var, bu yüzden bu seçeneği "mecburen" unutuyoruz ve RX-1'e +1 puan veriyoruz.

Puanları toplarsak RX-1 = 4 puan NEX-7 = 4 puan çıkıyor. Her maddeye 1 yerine farklı rakamlar verirseniz (örneğin objektif değiştirebilmeye 2 puan ya da fiyata 3 puan gibi) toplam puanlar değişecektir.

Gördüğünüz gibi tam kare objektifin avantajlarının bir kısmını farklı şekillerde APSC ile dengelemek mümkün. NEX-7'ye Sigma 35mm f1.4 (A bayonet) takıp gezebilirsiniz örneğin, veya Zeiss 24mm f2.0 da takabilirsiniz. Zeiss 21mm f2.8? Neden olmasın? Peki Leica 24mm bulup taksan? Pahalı olur, ama takma özgürlüğün var.

"NEX-7 RX-1'den iyidir" demiyorum, sadece "acaba o paraya veya daha ucuza hangi şekillerde yakın performans alacağım ve bana daha fazla esneklik sunabilecek başka bir alet alırım" diye düşünüyorum. "Düşünme, alan alır zaten" diyorsanız size kalmış.

HERŞEY PARA DEĞİL KARDEŞİM



Haklısınız (ya da haklıyım), herşey para değil. İnsanı satın almaya (ya da herhangi birşeyi yapmaya) motive eden başka faktörler de var. "Motivasyon"u şöyle tanımlayalım:

GURUR + PARA + SAHİPLENME + ZORLUK + DÜNYAYA KATKIDA BULUNMA DUYGUSU + ARKADAŞLIK + AMAÇ + ANLAM + İTİBAR + DİNİ VE MİLLİ DUYGULAR = MOTİVASYON

Pek orjinal maşallah...
500 TL verip boynunuzda 10 senelik DSLR taşıyıp arkadaşlarınıza rezil olmaktansa 1500 TL verip yepyeni Fuji makineyi boynunuza takmayı seçebilirsiniz. Ya da "2000 TL verip herkeste olan Sony NEX almaktansa 6000 TL verip kimsede olmayan RX-1 taşırım" diye de düşünebilirsiniz (yazının en başında bahsettiğim 200$'dan 1100$'a çıkış hikayesi de benzerdir :) ). Bu tarz düşüncede artık para bir değerlendirme aracı olmaktan çıkıyor, karar verme mekanizmasını başka şeyler etkiliyor.

Bir askeri para vererek savaş alanına sürerseniz, gururu ve vatan sevgisi için savaşan diğer bir askerden daha kötü performans alırsınız (Türkiye'de askerliği "paralı" hale çevirmek belki de bu yüzden pek iyi değil). Gerçek bir müslüman paradan ya da gemicikten çok diniyle motive olur (Türkiye'de gerçek müslüman kalmıştı galiba en son baktığımda). Sırf arkadaşlık ortamı iyi diye daha yüksek ücretli bir işe gitmeyen insanlar var (çalışma ortamı rahat diye daha yüksek ücreti bırakıp Norveç'e gelen ben gibi).

Yani... Yani bir fotoğraf makinesi ya da objektifin fiyatı satın alırken en önemli kıstas değil. Hele bu işten para kazanıyorsanız iyice önemini kaybediyor çünkü bu sefer "performans ve güvenilirlik" en önemli kıstaslar oluyor.

DEĞER ve ANLAM, aslında en büyük motivasyon öğeleri. Bunu kanıtlayan 10larca deney var, burada ispatlamaya ihtiyacım yok. Bu yüzden Leica kendi ürünlerinin "değer"ini ve "Leica" markasının neleri çağrıştırması gerektiği üzerinde reklamlar yapıp duruyor, insanlara bunu anlatıyor. "Leica sadece bir makine değil" ya da "Leica aslında bir yaşam tarzı" lafını 100 kere farklı insanlardan duyarsanız artık siz de böyle düşünürsünüz. Belki gerçek de budur, bilemiyorum. Yani dükkandan kendi paranla alıp boynuna astığın bir aletin seni ve yaşam tarzını tanımladığını düşünüyor olabilirsin.

Çok ayıp... Çok... Sen kadınları ne sanıyorsun?

SONUÇ

Sonuçta, satın alma kararlarımız da, seçimlerde kime oy vereceğimiz de, hatta kiminle evleneceğimiz bile bizden çok çevresel faktörlere bağlı. Hangi içeceği alacağımız, hangi arabayı kullanmamız gerektiği, ne tip bir fotoğraf makinesi almamız gerektiği, kime oy vermemiz gerektiği vs.. gibi şeyler biryerlerde planlanıyor ve bize empoze ediliyor.

İnanmadınız mı? Size bir soru, ama delikanlı gibi cevap verin: Turistsiniz, öğle yemeği için kafelerin olduğu bir sokağa gittiniz. Sokağın iki tarafında iki kafe var ve ikisi de boş! Neye göre karar verip seçim yaparsınız? Şimdi de şunu düşünün: Kafelerden birinde 5 müşteri var diğeri boş. Şimdi hangisini seçersiniz? Hiiiç artistliğe gerek yok, tabii ki dolu olanı seçersiniz (hıncahınç dolu değil, ama sonuçta müşteri var). Şimdi seçiminizi siz mi yaptınız? Ya o müşteriler restoran sahibinin arkadaşıysa?

Bu araştırmalar yıllardır yapılıyor ve uygulanıyor. Eskiden sadece firmalar uygulardı, şimdi devletler ve özel servisler de bu taktikleri halklara uyguluyor. Hitler'in has adamı Gobbels'in meşhur "Büyük Yalan" teorisi bu taktiklerin en meşhurlarından. Teorinin temeli şu: Bütün devlet (kurumlar, bakanlar, başbakan vs..) ve medya günlerce aylarca aynı büyük yalanı söylerse insanlar inanır. Yalan ne kadar büyükse inanması o kadar kolay olur. Bütün medya aynı şeyi yazıyor ve gösteriyorsa, bir süre sonra inanıp "ben de onlardan olmalıyım" demeye başlıyorsunuz. İnsan doğası böyle.

Yazının en başlarında bir görüş ortaya atmıştım: Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor". Bunu genelde Pentax fanatikleri söyler (nedense?). Doğruluk payı olabilir çünkü heryerde Canon reklamı ve ürünü görürseniz kafa ister istemez ona yönleniyor. 2011 ve 2012'de dünya çapında inanılmaz bir Nikon reklam kampanyası vardı ve Nikon bu dönemde satışlarını Canon'a çok yaklaştırdı (hem kompaktlarda hem DSLRlarda), hatta kompaktlarda geçmiş bile olabilir. Peki bu iki yılda Nikon ürünleri bir anda çok mu kaliteli oldu? Kalite olarak bir miktar daha ileriye gittikleri kesin ama bu kalite artışının satışları bu kadar etkilememesi lazımdı. Nikon'un başarısının altında yatan şey agresif bir reklam kampanyası. Her yerde, her dergide, hatta televizyonlarda Nikon reklamları kol gezdi (Türkiye'de var mıydı bilemiyorum). Her yerde Nikon olunca ve Canon reklam yönünden geride kalınca Nikon'un satışları ciddi oranda arttı.

Her yerde Nikon var. "I am" diye başlayan bu sloganı farklı şekillerde kullandılar. Nikon'un kompaktları diğer markalara göre üstün olmadıkları halde satışları çnanılmaz arttı. Nikon 1 serisinin algılayıcısı diğer aynasızlardan ufak olmasına ve kompaktlardan pahalı olmasına rağmen bazı ülkelerde en çok satan birinci ya da ikinci aynasız marka oldu. Ki aslında Nikon 1 serisini çok sevsem de bu satışın sebebi her yerde "I am" olması.

Tekrar Canon'a geri dönelim: "Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor". Hmmm... Peki Canon'un seçilme sebebi çok satması mı? Nasıl yani? Bu mantık size ters gelmiyor mu? Canon çok yaygın olduğu için mi çok satılıyor yoksa çok satıldığı için mi bu kadar yaygın? Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan? Bilmem?

Eee? RX-1 alıyor muyuz beraberce :)