4 Eyl 2011

Nikon renkleri, RAW ve JPEG uzerine 1

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

...
Not1: Bu yazı bilimsel bir makale değildir, yani okul ödeviniz veya projeniz için kullanıp rezil olma riskini almayın bence :). Teknik hata görüyorsanız uyarın, arada gözümden kaçmış olabilir.
Not2: Şekilleri/Yazının kısımlarını kullanacaksanız en azından bana haber verin (Bilgisayar dergileri dahil, anlayan anladı).


Midas'ın Kulakları


"Midas'ın kulakları eşek kulaklarııııı"... Bunu hatırlayan var mı? Hani tanrı Apollon "güzel müziği ayırt edemeyen, insan kulaklı olamaz" diye Kral Midas'ın kulaklarını eşeğe çevirmişti, bunu gören berber kimseye söyleyemediği için bir kuyuya (veya açtığı bir çukura) bağırarak "Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye bağırmıştı da etraftaki sazlıklardan bu ses etrafa yayılmıştı, falan da falan... Ben küçükken böyle güzel hikayeler anlatılırdı, artık anlatılıyor mu bilmiyorum. Eğitici hikayeler ve masallar çocuklar için müthiş yararlı, okullarda gösterilmiyorsa çocuklarınıza masal kitapları alın ve okuyun veya okutun.


Başka güzel söz ve hikayeler de var: "Kral çıplak!" var, "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!" var, "Cok mal haramsiz, cok soz yalansiz olmaz" var, "Nice insanlar gordum, uzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gordum icinde insan yok" var, "Ananı da al git!" var, "Sayın Öcalan aldığı kellelerin hesabını veriyor" var...


Ek olarak "Nikon'un renkleri" var.


- Abi Nikon'un renkleri daha gerçekçi
- Olum Nikon daha canlı ve gerçek renkler veriyormuş
- Canon'un renkleri mat ve cansız, ayrıca gerçek hayat gibi değil
- Fotoğraf Nikon'la çekilir
- Bizim fotoğrafçı bir abimiz var, Nikon'un renkleri daha iyiymiş ve fotoğraf Nikon'la çekilir dedi. Adam yılların fotoğrafçısı abi, daha mı iyi bilecen?
- Dün ilk makinemi aldım, Nikon D90, gerçekten Nikon'un renklerine hayran kaldım. Canon'unkiler çok sönük, böyle bir donuk yani...


Hmmmm... Burada bu efsaneyi anlatmaya çalışmıştım ama son Prag gezisinin fotoğraflarını karıştırırken "Nikon'un renkleri" gene aklıma geldi.


Renk


Renk ne ki? Türk Dil Kurumu'na göre Renk: Cisimler tarafindan yansilanan isigin gozde olusturdugu duyum. Ikinci tanimi da soyle: Duyulanmanin niteliginde, isigin tayfsal bilesim ayrimlarinin dogurabilecekleriyle ayni cinsten olan ayrimlari gozlemeyi ve ayirt etmeyi saglayan, gorsel bir duyulanmanin belirtisi, iralayici niteligi.


Bu ikinci "renk" taniminin Turkce cevirisine ulasamadim :)


Cok kisaca, beyaz isin demeti prizma adi verilen saydam cisimlerden gecerken gok kusaginin renklerine ayrilir. Gok kusaginin renklerini iceren, farkli renkleren olusan bu kusaga "tayf" ya da "spektrum" adi verilir.


"Gorulebilen renkler aslinda daha genis bir elektromagnetik tayfin alt kumesi:








Yani neymiş? İnsanlar kocaman bir dalgaboyu kümesinin yalnızca bit kadar bir kısmını görebiliyormuş.


İyi hoş da, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?


Anlayana yarar, hadi devam...


Peki fotoğraf algılayıcıları rengi nasıl algılıyor? Şu anda "renk algılama yöntemine" göre en yaygın iki tip filtre var: Bayer ve Foveon.


Kabaca, Bayer sisteminde her pikselde 1 kırmızı, 1 mavi, 2 yeşil ışık filtresi var. Kırmızı filtreden yalnız kırmızı, mavi filtreden yalnız mavi, yeşil filtreden yalnız yeşil renk geçebiliyor. Foveon X3'te ise üstüste üç filtre var, bu sayede aynı piksel içinde hem mavi hem kırmızı hem yeşil yakalanabiliyor.


Şekil buradan.
Yıllardır süren bir tartışma var: Foveon mu döver Bayer mi döver?

Hemen tartışmayı açayım:  Bayer tip algılayıcıdaki "demosaicing", "AA filtresi", "renk hataları" gibi sorunlara rağmen Foveon X3 kullanan tek firma olan Sigma'nın market payı %0.1'in altında.

Tartışma kapanmıştır.

Hangisinin daha iyi olduğunun pek önemi yok, bu satırları okuyan 1000 kişiden 1 kişi Sigma alacak, o kişi de gidip tartışmaları-karşılaştırmaları kendi okusun :) 


Not: Dikkat ettiyseniz, Bayer filtresinde %50 yeşil, %25 mavi, %25 kırmızı var. Bu demektir ki, yeşil renk daha iyi algılanıyor çünkü 2 birim yeşile karşılık 1 birim kırmızı 1 birim mavi var. İşte bu yüzden yeşillerdeki detayları yakalamak (Bayer filtreli algılayıcılar için) kırmızı ve maviye göre daha kolay, ve yüksek ISO'da yeşil kanalı "genelde" daha az gürültü verir. Belki işinize yarar diye söyledim...


Kardeş Nikon falan diyordun, olay nerelere gitti?


Gelicem o konuya, ama önce:


Her markanın artistik bir işlemci ismi var. Canon'da Digic, Nikon'da Expeed, Sony'de Bionz, Pentax'ta Prime, Olympus'ta TruPic vs.. İntel Pentium, AMD Athlon gibi. Bir keresinde bir forumda biri "En iyisi Pentax, çünkü Prime işlemcisi var" demişti :) Eh yani...

Bir gövdede hemen herşeyi bu işlemci yapıyor. Renkleri algılamaktan otomatik netlemeye, beyaz ayarından fotoğrafları işlemeye ve karta yazmaya kadar hemen herşeyden bu işlemciler sorumlu.

"Renkleri yukarıda algıladık ya, işlemciye ne gerek var?" diye sorabilirsiniz. Sorun sorun, çekinmeyin. "Kullanmayı bilmiyorsan neden DSLR aldın" diyenlerden değilim :)


Şimdi kısaca bir fotoğraf oluşturalım:

1- Yukarıda gördüğünüz gibi ışık algılayıcının üzerine geldi, filtreden geçti. Bakın hala renk yok, yeşil filtreden geçebilen ışık "yeşil" diye kabul ediliyor, mavi filtresinden geçen "mavi" ışık diye kabul ediliyor. Burada ışık fotonları piksellerde elektrik yükü oluşturur. Elektrik yükleri gerilime dönüşür ve bu gerilim arttırılarak (amplification) ADC'ye (Analog-to-Digital converter: Örnekselden sayısala dönüştürücü) gönderir.
2- ADC bu analog bilgiyi sayısal bilgiye dönüştürür. Yani "voltaj" değeri "rakam"lara dönüşür. Bu dönüşüm nasıl oluyor bilmiyorum, bilsem kitap yazar satardım, burada neden uğraşayım?
3- Şimdi ADC sayısal bilgiyi RAW dosyasına kaydeder. RAW dosyası, sizin makineden alabileceğiniz maksimum bilgiyi içerir. Bunu bir daha yazayım: "RAW dosyası, sizin makineden alabileceğiniz maksimum bilgiyi içerir." Yani ADC'de sonsuz bilgi olsa bile, siz RAW'da ne varsa onu görürsünüz. Bunu hatırlayın, ileride gene dönecem.
4- Elimizde hala "görebileceğiniz" bir fotoğraf yok. RAW dosyası sadece bir bilgi deposu. JPEG fotoğraf çekiyorsanız bu 4. aşama gerekli. Bu işlemciler renk körü, yani renkleri göremiyorlar. Makinede ölçülebilen tek şey ışığın şiddeti (intensity). Yukarıda bahsettiğim "filtreler"den geçen ışığın şiddeti ölçüldü, şimdi işlemci içindeki yazılım bu "ışık şiddeti"ni renge çevirir. Bu çevirme esnasında bir pikselin yan piksellerindeki renge de bakılır ve piksel içindeki renk buna göre karar verilir. Daha açıklıyım: Burada A, B ve C diye komşu pikseller düşünün. B ortada, A ve C kenar komşuları olsun. İşlemci B'deki ışık şiddetine bakıyor, sonra gidip A ve C'deki ışık şiddetlerine de bakıp B'deki renge karar veriyor. Aynı işlemi A ve C için de yapıyor, ama bu durumda A ortadaki piksel, B komşu piksel oluyor. Yani yazılımın aslında hem A'yı B'ye göre, hem B'yi A ve C'ye göre, hem de C'yi B'ye göre hesaplaması lazım. İşte bu hesaplar silsilesine "Bayer interpolasyonu" deniyor. 
5- Daha bitmedi! Şimdi bir "beyaz ayarı" düzeltmesi gerekli. Beyaz ayarı yapmak, kısaca, çektiğiniz ortamdaki ışığın kelvin değerine göre renkleri düzeltme anlamına geliyor.
6- Beyaz ayarı da yaptık, şimdi elimizde artık karanlık bir imaj var. Bu aşamada işlemci bu karanlık yaratığa "ton eğrisi" ve "gama düzeltmesi" uyguluyor .
7- İsterseniz değişik keskinlik, doygunluk, parlaklık vs... değerleri de JPEG'e uygulanıyor. Canon'da bu "Picture Style", Nikon'da "Picture Controls" diye geçiyor. Diğer markalarda da benzer ayarlar var.

RAW-JPEG dönüşüm algoritmasını merak eden varsa anlatayım. JPEG çevriminde fotoğraf önce 8x8'lik piksellere bölünüyor ve bu gruplara "Ayrık kosinüs dönüşümü" (discrete cosine transformation) uygulanıyor, bu basit formül aşağıda:




Hala "JPEG nasıl oluyor acaba?" diye merak eden var mı? Ben de öyle düşünmüştüm :)


Artık elimizde nur topu gibi bir JPEG var. Özetle: Işık piksellere geldi, ADC bunu sayısal bilgiye dönüştürdü ve RAW olarak sakladı, sonra makine bu ışık bilgisini ve sizin seçtiğiniz ayarları (keskinlik, doygunluk vs..) kullanıp JPEG bir fotoğraf oluşturdu.

Nikon'un renkleri nerede?


Geliyorum geliyorum.


Peki sadece 3 renk var, diğerleri nasıl ortaya çıkıyor? Bayer algılayıcısında aynı anda hem kırmızı hem yeşil kutucuk dolarsa makine bunun "sarı" olduğunu, hem mavi hem yeşil kutucuk dolarsa makine bunun "turkuaz" olduğunu, hem kırmızı hem mavi dolarsa makine bunun "mor" olduğunu, tüm kutucuklar dolarsa "beyaz", hiçbir kutucuk dolmazsa "siyah" olduğunu anlıyor. Peki ara renkler nasıl çıkıyor?


Standart JPEG algoritmasında "ışığın şiddetinin" (yukarıda bahsettiğim) 256 (2 üzeri 8, çünkü JPEG 8 bit) tonu var olduğu kabul edilir. Her 3 renkte de (mavi-yeşil-kırmızı) 256 ton olduğunu düşünürseniz, aslında 256x256x256 = 16.7 milyon renk elde edebiliriz. Örneğin 128 mavi+128 yeşil+128 kırmızı bize griyi verir. Bu 3 değer değiştikçe elde ettiğimiz renk de değişir. Her 3 değerin eşit olduğu renklere "nötr renkler" denir. Photoshop'un renk seçme ekranında bunu göstereyim:


Photoshop'taki tüm "pikseller" işte bu değerler değiştirilerek oluşturuluyor.
Yukarıdaki resimde karenin içinde sağa gittikçe doygunluk, yukarı gittikçe parlaklık artar. Dikkat ederseniz karenin en altı tamamen karanlık.


Şimdi RAW'a dönelim. RAW dosyaları zamanımızda 12-14-16 bit olabiliyor. 12 bitlik bir RAW dosyasında 2 üzeri 12 = 4,096 ışık tonu, 14 bitlik bir RAW dosyasında 2 üzeri 14 = 16,384 ışık tonu saklanabiliyor. Yani 14 bitlik RAW dosyası 12 bitlik bir RAW dosyasından 4 kat daha fazla sayıda ton saklayabiliyor.


Sizin algılayıcınız ve ADC'niz alem-i cihan olsa, en fazla RAW'daki ton sayısı kadar ışık tonu görebiliyorsunuz. Örneğin ADC biriminiz 14 bit, RAW dosyanız 14 bit. Kayıp var mı? Yok. ADC biriminiz 22 bit, RAW dosyanız 12 bit. Kayıp var mı? Var, hem de 1024 kat, yani 4,190,208 adet ışık tonu çevirimde kayboluyor. İyi de ADC 22 bit mükemmel değil mi? Değil, çünkü senin ADC ile ilgin yok, sen sadece RAW ve JPEG'i görebiliyorsun, senin elinde 12bitlik RAW ve 8bitlik JPEG var. İşte bu yüzden Pentax K10D ilk ve tek 22bitlik ADC'ye sahip DSLR oldu. Sonraki Pentaxlar'ın hepsi 14bite döndü.


Bit bit bit, başımızın etini yedin, sonuca gelsen?


Geliyorum güzel kardeşim, birazdan.


Gene özet: Işık geldi, filtrelendi, ADC tarafından sayısal rakamlara çevrildi ve RAW olarak saklandı, JPEG oldu.


Işık demeti var, filtreleniyor, RAW denen bir depo var, sonra JPEG diye bir fotoğraf dosyası var, "bit" denen birşey var, var da var. Kafalar karıştı mı? Biraz daha detaya girelim.


JPEG en fazla 8 bitlik "ışık tonu" saklayabilir. Yani bir sahneyi 2 üzeri 8 = 256 kademede ışık ile anlatabilir. 14bitlik bir RAW dosyası aynı sahneyi 2 üzeri 14 = 16,384 ışık tonuyla anlatabilir. Zaten JPEG'in çıkış amacı renkleri sıkıştırarak dosya boyutunu insani boyutlara getirmek. İnsan gözü maksimum 16 milyon renk görebiliyor, ve JPEG de 16 milyon renk verebiliyor (256x256x256). İyi de neden hala RAW var, TIFF var? Acaba ton sayısıyla mı ilgili? Peki bu "ton"lar nereye dağılıyor? Bunları cevaplayabilmek için şimdi mecburen hep beraber "dinamik aralık" denen dalgaya giriyoruz :)


Dinamik olarak kaçmak istiyorum hocam


Biraz daha sabır...


"Dinamik aralık", çok basitçe, bir sahnedeki en parlak nokta ile en karanlık nokta arasındaki parlaklık değerleri arasındaki oran. İnternette envai çeşit site var bu mereti anlatan, hatta adına yazılmış kitaplar bile var. Yani benim burada uzuun uzun anlatmam mümkün değil, bu yüzden gene 3 yaşında biri anlayacakmış gibi anlatmaya çalışacağım.


İnsan gözü yaklaşık 24 stopluk (24 EV diyelim) bir dinamik aralığı ayırt edebiliyor(muş). Gözünüzü kapatınca gördüğümüz (veya göremediğimiz) karanlıktan çok parlak bir el fenerinin içindeki ampulu görebildiğimiz değere kadar insan gözü inanılmaz bir aralıkta "görebiliyor". Aslında bu inanılmaz 24 EV'lik dinamik aralığa "alışarak" ulaşabiliyoruz. Yani direkt karanlığa bakarsak gözümüz karanlığa alışıyor ve bir süre sonra etrafı seçebiliyorsunuz. Aynı karanlık odadan çıkıp aydınlık bir odaya girdiğinizde gözünüz yeni ortama alışana kadar etrafı seçemezsiniz, ama bir süre sonra gözünüz oraya da alışır. Aslında gözümüz hile yapıyor :)


"Aynı anda" seçebildiğimiz dinamik aralığın 10-14 stop olduğu söylenir. Gözümüz bu aralığı 24 stopluk bir aralıkta "gezdirerek" ortama uyum sağlamamızı sağlıyor. Aşağıda anlatmaya çalıştım:


Çok beğendim bu şekli, ne güzel anlatmışım di mi?
Yukarıdaki şekilde gözümüzün yaptığı numarayı görüyoruz. Ortamın ışığı değiştiğinde görebildiği aralığı (12 stop kabul ettim) sağa-sola kaydırarak uyum sağlıyor. Muhteşem bir özellik! Artık evrim midir yaratılış mıdır bilmiyorum (şimdi ben burada "evrim" sözcüğünü kullandım diye Blogspot Türkiye'de yasaklanır mı ki?).


"Stop" (EV) sözcüğünü, gene detaya girmeden, şöyle açıklamak gerek: Perde hızı (S) 1/250, diyafram f8 (A) , ISO100 üçlüsünü 0 EV kabul edelim. A ve S sabit kalmak şartıyla ISO'yu 200 yapmak size 1 EV (stop) kazandırır, +1 EV'ye ulaşırsınız. ISO400 gene aynı şekilde bir stop daha kazandırır ve +2EV'ye ulaşırsınız. ISO ve A'yı sabit tutarak S değerini 1/125'e çekerek de +1EV'ye ulaşabilirsiniz, ISO ve S değerlerini sabit tutarak A değerini f5.6'ya çekerek de +1EV'ye gidersiniz. Yani A, S ve ISO'nun bileşimi size EV değerlerini verir.


1/250 + f8 + ISO100 = 0EV ise
1/250 + f8 + ISO200 = 1/250 + f5.6 + ISO100 = +1EV
1/250 + f8 + ISO400 = +2EV
1/250 + f11 + ISO100 = 1/500 + f8 + ISO100 = -1EV
1/125 + f4 + ISO400 = +5EV


Standart tam stopluk A (diyafram) değerleri şöyle tanımlanmış: f1.0, f1.4, f2.0, f2.8, f4.0, f5.6, f8.0, f11, f16, f22, f32 vs..
Modern makinelerde standart tam stopluk ISO değerleri şöyle: ISO50, ISO100, ISO200, ISO400, ISO800, ISO1600, ISO3200, ISO6400, ISO12.800, ISO25.600, ve geri kalan saçma on-yüz-bin ISO değerleri.


Gözümüz 24 EV içinde 12 EV'lik şeritlerde gezebiliyor. Peki sayısal algılayıcılar nasıl?


Algılayıcılarda "piksel"ler var demiştik. Her pikseli kova olarak düşünün. Bu kovalar boş olunca 0, tam dolu olunca 255 değerlerini veriyor (ADC'nin voltajı sayısal rakamlara dönüştürdüğünü hatırlayın). Neymiş? Hiç foton yoksa (zifiri karanlık) kovada 0 foton var. Ortama ışık doldukça kovamız da dolmaya başlıyor.


Şimdi kovamızın 1 m3 hacme sahip olduğunu düşünelim. Bu durumda kova en fazla 1 m3 ışık alabilir, yani 1m3 = 255 değerini verir. Peki kova 2 m3 ise? Evet, 2m3 = 255 olur. 0,5m3'lük kova? Evet, çok akılıısınız hakkaten, 0,5m3'lük foton tanesi = 255 değerini verir. 2m3'lük kovaya 1m3 ışık gelirse 128 değeri atanır.


Peki kovaya 2 m3'lük ışık geliyorsa? 2m3'lük kova hepsini toplayabilecek, 1m3'lük kova yarısını, 0,5m'lük kova yalnız 1/4'ünü toplayacak, geri kalanlar kovanın dışına dökülecek. Yani kova ne kadar büyükse o kadar çok ışığı toplayıp "255" değerini verebilecek. Küçük kova, dışarı taşan fotonlar olduğu için, kapasitesinin üzerindeki ışığı "göremeyecek".




Yukarıdaki şekilde soldaki piksel (kova) bir-iki foton içeriyor, ama hala oradan 0 değeri okunma olasılığı var. Foton sayısının sayısal rakama dönüştürülmesi esnasında elektronik devrelerde oluşan "gürültü" sebebiyle ADC bazen bu fotonları algılayamaz. Bu yüzden üst sınıf fotoğraf makinelerinde bu devreler en temiz okumayı yapacak şekilde tasarlanır.
Not: SONY, Nikon ve Pentax için algılayıcı üretiyor ama geri kalan tüm devreler diğer firmalar tarafından tasarlandığı için SONY makineler ve diğerleri farklı performansa sahip olabiliyor.


Şimdi soldaki piksele "0" değeri atandı, bu bizim dinamik aralığımızın "alt limit"i oluyor. Gürültü seviyesi ne kadar azsa o kadar az sayıda fotona "0" değeri atanabilir.


Ortadaki piksel tam dolmuş. Yani ortamdaki tüm 30 adet ışık fotonunu toplayabilmiş ve RAW dosyasına 255 olarak aktarılan foton sayısı "doğru". En sağdaki "cücük piksel" dediğim piksel ortamdaki tüm 30 foton yerine 12 foton toplayabilmiş. Bu piksel, yalnız 12 fotona "255" değerini atayabiliyor. Ortadaki 30 fotona 255 demişken sağdaki yalnız 12 fotona "255" değeri verebiliyor. Ortadaki algılayıcının dinamik alanının "üst limit"i 30 iken sağdakinin üst limiti 12'de kalıyor.


Kova boyutunun, yani piksel boyutunun, ne kadar önemli olduğunu gördünüz mü? "Genel-geçer" kural olarak, bir algılayıcının MP/yüzey alanı oranı ne kadar yüksekse dinamik alanı o kadar dar olur. Örneğin zamanımızın 16MP'lik kompakt makinelerinin dinamik alanları "genel olarak" felaket kötü, 4 sene öncesinin 6 MP'lik bazı kompaktları bu konuda daha iyi.


Ama fotoğrafla ilgili her konuda olduğu gibi bu konu da bu kadar basit değil. Teknoloji geliştikçe firmalar bu sorunu farklı yollarla aşmayı deniyorlar. Örneğin, pikseller arasında duvarlar var. Bu duvarları mümkün olduğunda incelterek MP değerini arttırdığınız halde piksel boyutunu aynı tutmak mümkün. Canon 15 ve 18MP'lik algılayıcılarında bunu yaptı. 15MP'lik 50D ve 500D'de pek işe yaramadı ama 18MP'lik algılayıcıları başarılı. Aynı şekilde, 10MP'lik Pentax K10D'nin dinamik aralığı çok darken 16MP'lik Pentax K-5 en iyi dinamik aralığa sahip APS-C DSLRlardan biri. Demek ki neymiş? Teknoloji önemliymiş.


"BİT"E GERİ DÖNELİM


Dinamik alan konusuna "bit"ten girmiştik, aynı kapıdan çıkalım.


JPEG'de 8 bitlik, RAW'da 12 veya 14bitlik ton verisi var. "Ne kadar çok bit o kadar dinamik aralık" inanışı doğru mu? Yukarıda anlattığım gibi, dinamik aralık kabaca daha ADC devreye giremeden belli zaten. Ama belli olan şey bu aralığın üst ve alt limitleri. Arası ne olacak?


İşte 8bit-14bit konusu burada devreye giriyor.


Bir DSLR düşünün. Hatta düşündüğünüz Pentax K10D olsun ki bazı arkadaşlar mutlu olsun :) Bu "mükemmel-muhteşem-inanılmaz" DSLR'ın üst limiti +2.8 EV (highlight range), alt limiti -4.5 EV olsun. Yani bir sahneye tek bakışta bu DSLR 7.3EV'lik bir aralığı seçebiliyor. K10D JPEGlerindeki 8 bitlik ton bilgisi ile bu 7.3EV'yi doldurmak zorunda, yani 7.3EV'yi 256 ton ile geçecek. K10D'nin RAWları 12bit. Aynı 7.3EV'deki ton geçişini 12 bit, yani 4.096 aşamada geçersek nasıl olur? Tabii ki renk-ton geçişleri daha yumuşak olur.
Not 1: RAW'u işlerken sinamik alanı biraz daha arttırabiliyorsunuz, ama konuyu dağıtmayalım.
Not 2: Pentax K10D'nin dinamik aralığı "highlight" tarafında zayıf olduğu için JPEGlerde histogramın soluna kaymaya çalışır (yani sahneyi olduğundan daha fazla karartır). Bunun amacı parlak bölgelerdeki detayları korumak.


Şimdi aynı makine ile 6 stopluk bir dinamik aralığa sahip bir sahne çektiğiniz hayal edin. Yani sahnedeki dinamik aralık 6 stop. JPEG ile RAW'u karşılaştırırsak:


Her bir stopluk azalma, ışık miktarını yarıya indirir. Yani 1 stop yarı miktarda foton demek.


6. stop en aydınlık EV değeri. 5. stop 6EV'nin yarısı kadar fotona sahip olacak ("her stopta yarı ışık" kuralını hatırlayın). 4EV'ye düşerseniz, 5EV'nin gene yarısı kadar ışık olacak. 3EV'nin foton sayısı ne kadar? Evet, 4EV'dekinin de yarısı kadar. Bu böyle devam edecek.


JPEG'de (8 bit) 256 ton var dedik (0-255 arası), 12bit RAW'da 4.096 ton var (0-4.095 arası). Her EV değerinde ton sayısı yarı yarıya azalıyorsa, durum aşağıdaki gibi oluyor:




Teoride JPEG'de en parlak 2 stop tüm tonların %75'ini alıyor, daha karanlık tonlara pek birşey kalmıyor. RAW'da en karanlık bölgelere dağıtılan ton sayısı bile tüm JPEG'tekiler kadar (128+128 = 256). Aslında pratikte durum JPEG için bu kadar kötü değil, çünkü bu ayrımdan sonra işlemci sahneyi analiz edip "quantization" denen bir algoritma sayesinde bu ton değerleri yeniden dağıtır. Örneğin parlak bölgelerden alıp gölgelere 8 yerine 16 ton atayabilir, orta tonları biraz daha zenginleştirebilir (Robin Hood misali). Yalnız bu durumda toplam ton sayısı azalabiliyor (örneğin 256'dan 210'a). Yani parlak-gölge-orta ton dağılımı daha düzenli oluyor ama toplam ton sayınız azalıyor. Sonra yukarıda biryerlerde bahsettiğim "ton eğrisi", "gama düzeltmesi" uygulanıyor, ve yerlerde sürünen gölgeler bir miktar düzeliyor.


Gene teoride, JPEG bir fotoğrafa sonsuz dinamik alan kazandırabilirsiniz, ama o zaman durum daha da vahim olur çünkü kocaman bir aralığa gene 256 tonu (hatta daha az) dağıtmak zorunda alacaksınız.


Gözün ortama uyum sağlamak için 24EV'lik bir aralıkta 12EV'lik bir bandı sağa-sola kaydırdığını hatırladınız mı? Aynı hileyi sayısal makineler de yapıyor. Gökyüzünün parlak ama bulutlu olduğunu ve sizin bir manzara çekeceğinizi düşünün. Makineyi gökyüzüne tutarsanız çimler kapkaranlık olur, makineyi çimlere tutrarsanız bu sefer gökyüzü aşırı parlak çıkar. Burada makine kendi kapasitesine göre sahnenin dinamik aralığının içinde geziyor:


Tam orantılı olmamış ama idare edin.
Gördüğünüz gibi, çimenden okuduğunuzda makine gökyüzünü göremiyor çünkü tüm kovalar (pikseller) zaten dolu.


Bu sorunu aşmak için yıllardır "HDR" (High Dynamic Range) denen bir yöntem uygulanıyor, ama o artık ayrı bir yazının konusu.


Zamanımızda bazı makineler bu sorunu aşmak için çeşitli yöntemler deniyorlar. Nikon'daki D-Lighting bu yöntemlerden biri. Hemen hemen tüm markalar JPEG fotoğrafları için farklı yöntemler kullanıyor. Bu yöntemler kabaca fotoğrafa bütün olarak değil, bölgesel bakıp dinamik alan dışındaki tonları dinamik alan içine çekmeye çalışıyor. Aslında HDR benzeri bir yöntem (local tone mapping). Son iki yıldır bazi makineler HDR bile yapmaya başladı. IPhone4'te de bu özellik var.


Anlattık anlattık, şimdi JPEG-RAW farkını teorik olarak adam gibi gösterelim:





Yukarıdaki şeklin bir kısmı DPReview'dan alınma. Photoshop ve Paint'te aynı dosyayı 50 kere ardarda kaydettiğim için kalitesi bozuldu ama gene de konuyu anlatıyor. 8bit JPEG kısmında dinamik aralık arasındaki kademeli geçişlere dikkat edin. Aynı aralık 12bitlik RAW'da daha yumuşak tonlarla geçilebiliyor.


JPEG fotoğraflarda özellikle gölge kısımlarda "kuşak etkisi" (banding) denen bir görüntü bozulması olur. JPEG oluştuktan sonra pozlamayı değiştirirseniz (örneğin karanlık bir resmi aydınlatırsanız) bu etki daha bariz olur. Tamamen daha az ton sayısından kaynaklanan bir sorun. Düşünün, 0-255 skalasında bir noktada 25, yanında 28 değeri var. 28 değerli yerin ışığını arttırdınız ve 50'ye çektiniz. Şimdi 25-28 arasındaki ton sayısı artık 25-50 arasında dağılmak zorunda. Aynı sayıda ton daha geniş bir aralığa yayılacağından "posterleşme" (posterization) de denen bir efekt oluşuyor. 12 veya 14bitlik RAW'da iki nokta arasında daha fazla sayıda ton olacağı için RAW dosyaları pozlama telafisini daha rahat kaldırır.


Not1: 12-bit JPEG de var, ama çok kullanılan bir uygulama değil.
Not2: Orta format makinelerin bazıları 16bit RAW kullanıyor. Bu makineler genelde çok yüksek MP'ye ve daha geniş dinamik aralığa sahip olsukları için ton geçişleri daha önemli, bu yüzden 16bit RAW neredeyse gerekli.


Anladık Nikon'un renklerine dönüş yok, peki RAW mu JPEG mi?


Haaah geldi işte klasik... "RAW mu JPEG mi?"


Bu sorunun cevabı aşağıdakilere verilecek cevap ile aynı:


- Anneni mi seviyorsun babanı mı?
- Porsche mu Ferrari mi?
- McLaren F1 mi Land Cruiser mi?
- IPad mi dizüstü bilgisayar mı?
- Deniz mi kayak mı?
- Dondurma mı baklava mı?
- 5DMarkII mi 7D mi?
- CCD mi CMOS mu?
- Ukraynalı mı Kolombiyalı mı? (Çok ayıp, cıkcıkcık...)


Nevet, cevap: Duruma göre değişir! (ilk soruya da aynı cevabı veriyorsanız bir sorun var, yani "harçlığın miktarına göre" gibi yanıtlar biraz garip...).


Bu durumları sonraki sayfada gösterdim.


Sonraki sayfa: http://halkboyleistiyor.blogspot.com/2011/09/nikon-renkleri-raw-jpeg-uzerine-2.html



18 Tem 2011

Yarınlar bizim için geç artık

...
HELAL GIDA SERTİFİKASI TSE'NİN İŞİ DEĞİL

Peki kimin işi? Tabii ki GİMDES'in! GİMDES ne? (GİMDES = Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği).


Yani TSE yeterince iyi altyapıya sahip değil, ama bu amcaların altyapısı var? Ne gibi bir altyapı lazım bu iş için? TSE her birşeye bakabiliyor da buna mı bakamayacak? Yoksa bu işi sen yapıp eşek yüküyle para kaldırma peşinde misin?

İDDİA, BELİRTİLDİ, ... GÖRÜŞÜ HAKİM, UZMANLARA GÖRE..

Aşağıdaki haberin Türkçesi: "Merhaba, bizim bir fikrimiz var da, onu direkt size aktaramıyoruz, en iyisi üçüncü kişilerin ağzından size aktaralım":


Biri iddia etmiş, diğeri belirtmiş, bir diğeri "hani bana hani bana" demiş. Kim iddia etmiş? Belirten kim? Meçhul...

Dikkat ediyorum, son birkaç yıldır her PKK saldırısında "Ordu suçlu, aslında bu işi ordu yaptı, zaten PKK'yı ordu istiyor" şekli yorumlar arttı. Neredeyse hep PKK haklı, ordu sürekli hatalı.

Nasrettin Hoca ne demişti? "Hırsızın hiç mi suçu yok?"

BU ARADA...

Bu arada bu tip gazetelerde Suriye ile ilgili pek bir haber göremiyorum, halbuki daha geçen gün Hafız Esad'ın ipi İstanbul'da Hafız Esad Paşa Yalısı'nda çekildi. Hillary Clinton 13 şehit için değil, bu iş için ve İsrail'le aramızı düzeltmek için gelmiş demek ki. 2-3 gün önce de Kaddafi ile ilgili karar Türkiye'de alınmıştı. Çok ilginç bir ülke olduk vesselam, Amerika'nın sevmediği ülkelerle ilgili kararlar Türkiye'de alınmaya başladı, halbuki bu ülkelerle inanılmaz ticari ilişkilerimiz vardı daha düne kadar. Bu işten Türkiye zararlı çıkacak ama bakalım ne zaman anlayacağız.

Düş yerine gerçekmiş yaşanan

...
HER VEKİLE 3. PERSONEL

Milletvekillerimiz nihayet 4.'yü buldular galiba (Okey, King, poker de 4 kişiyle mi oynanıyordu?).


Şimdi bu haberin Türkçe'sini vereyim: 550 milletvekili = 550 ek personel. Bu personel yaklaşık 1500 TL alacak Vergi + sigorta + yol parası + yemek + sağlık harcamaları + falan filan derken bunların maliyeti 3000 TL'yi bulacak. 3000 TL/ay/personel * 550 personel * 12 ay = 19,800,800 TL

Yani, bütçeye gelecek ek masraf 8-10 milyon Euro arası olacak. TC Devleti böyle garip bütçeleri kaldırabiliyorsa CHP'nin "her işsiz aileye 600TL yardım" sözü inandırıcı gelmeye başladı.

Ayrıca, bu masraf nasıl geri gelecek? Yani bu işe alınacak adamlar sayesinde yılda en az 9 milyon Euro kar edebilecek miyiz?

Neyse, seçimlere daha 4 yıl var. Seçimden sonraki 6 ay içinde yapılanlar nasıl olsa unutulur, di mi?

14 Tem 2011

SANKİ YILLAR ÖNCESİNDE KALAN

......
ESKİDEN GÜZELDİ...

Eskiden güzeldi. Hasan Tahsin vardı, Ahmet Taner Kışlalı vardı, Çetin Emeç vardı, Uğur Mumcu vardı, Abdi İpekçi vardı, bildiğini yazan ahlaklı gazeteciler vardı.
Hasan Tahsin: İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan insan. Karşısında asker eğitimi almış üniformalı ve elinde silah tutan heriflere kurşun sıkacak kadar gözü kara vatanını seven var mı? Şimdikiler ne diyor: "Bölünsek ne olur ki?"
Ahmet Taner Kışlalı: Eski Kültür Bakanı, Cumhuriyet Gazetesi yazarı, akademisyen. Arabayı ısıtmak için 3 dakika önce arabaya gitmeseydi, eşi ve 28 günlük bebeği de bugün aramızda olmayacaktı.
Çetin Emeç: Öldürüldüğünde Hürriyet'in genel yayın yönetmeniydi.
Uğur Mumcu: Kimsenin girmek istemediği konulara girip, kimsenin cesaret edemediği konularda yazılar yazdı. Sonuçta  ne mi oldu? 24 Ocak 1993'te öldürüldü.
Bir konuşmasından: Biz, siyaset bakımından karşıtlarımıza özgürlük tanımazsak birer gizli faşistiz demektir.
Bir diğer konuşmasından: Türk vatandaşı kimdir: İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemesi hukukuna göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen, ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.
Buradakini seyredin, ve şimdiki durumu bir daha değerlendirin.

Şimdilerde böyle gazetecilerin sayısı az, olanlar da sindiriliyor.

Şimdikiler önce Atatürk'ü yerin dibine sokuyor, sonra Tayyip Erdoğan'ı Atatürk'le bir kefeye koyuyor! Bunlar bilmiyor ki bitmiş bir ülkeyi çukurun en dibinden çıkarmakla "van minut" demek aynı şey değil...

Şimdilerde "Türkiye bölünse ne olur canım?" diyorlar, "Atatürk ne yaptı ki, bak sonucu ne kötü oldu" diyorlar. Bunların bir tanesi yoktur ki o dönemde yaşasa bu ülkeyi kurtarıp yerine güçlü bir ülke kuranların arkasından destek olacak; o zaman yaşasalar bunların topu Paris'e kaçardı, Londra'ya sığınırdı.

Şimdikiler "Federasyon olsa ne olur ki?" diyorlar. Bunu kendileri mi yoksa Güneydoğu-Irak-Suriye'deki petrol yataklarına hükmetmek isteyen İngiltere-Amerika mı istiyor? Siz karar verin.

Şimdikilerin gazetelerindeki köşelerini korumalarının koşulu AKP yalakalığı yapmak, hem de körü körüne. Hergün şunu yazmak yeterli: Tayyip Erdoğan Atatürk gibi adam ama CHP 5 para etmez; AKP aleyhinde her konuşan ya faşist ya darbecidir; Ergen. davası daha bitmeden tüm tutuklular suçludur ve hatta dışarıda bırakılan suçlanmamış muhalif gazeteciler bile suçludur ve içeri alınmalıdır; yeni bakanlar kurulundakiler pek yakışıklı (Mehmet Barlas?) vs...

Şimdikiler dini kanal kisvesiyle ortaya çıkıp, birkaç yıl önce "kaka Amerika" diye yayın yaparken aynı Amerika'nın en büyük medya patronuna televizyonunu satmakta bir sakınca görmüyorlar (TGRT Murdoch'a mı satılmıştı?)

Şimdikiler neredeyse bedavaya Boğaz'da villa kapmak için veya oğlunun üzerine gitmesinler diye kanal kanal gezip hükümet yalakalığı yapıyor.

Şimdikiler hükümeti protesto eden herkesi "Ergen.....cu" ilan ediyor.

Şimdikiler...

"Cari açık" ne? Kabaca dışarıya ödediğiniz para ile kazandığınız para arasındaki fark. Harcamanız kazandığınızdan çok olursa ne olur? İyi de ekonomi iyiye gitmiyor muydu? 
Yoksa ekonomimiz Ali Babacan'ın aşağıda tarif ettiği gibi mi?

"Ekonomide bööle bir delik var" mı demek istiyor? (Hatırlatma: Ali Babacan 13 Temmuz'da "Avrupa sallanırsa Türkiye de hisseder" dedi. İyi de seçimlerden önce "Avrupa bizi takdir ediyor, onlar batarken biz çıkıyoruz" demiyorlar mıydı?

Adam daha gerçek manada tutuklanmadan adresini laboratuvar test sonuçlarına yazdılar bile. Yani planlama hakkaten bu kadar iyi olur, okyanus ötesini tebrik ediyorum.

Allah rahmet eylesin, ölünün arkasından böyle demek öğretildi bize. İyi de haber külliyen yalan ve hatta iğrenç! "Yargılanıp hüküm giymediği" için mi 18 yıldır saklanıyormuş? Yargılanmak için aranıyor olmasın? Bir de "mazlum" diyor, tebrikler hakkaten. Bu gazeteye göre o otelde canlı canlı yakılan insanları yargılamak gerekli demek ki. "Masum müslümanları suçlamak için öldüler!" başlığı da bekliyorum yakında bunlardan (ki benzer başlıkları o dönemde bu gazetelerde görüyordum).

Soldaki muhteşem bir başarı. 24 saat geçmeden o kadar adamı tak diye yakalamış İstanbul Polisi. Peki soldaki başarıysa, sağdaki ne? Sivas'a İstanbul Polisi'nden bir-iki eğitmen mi göndermek gerek? "İsteyince" suçlular bulunuyormuş demek ki...

Yukarıdaki fotoğrafın altına yazdığım "isteyince suçlular bulunuyormuş demek ki" lafında sizi rahatsız eden birşey var mı? İpucu: Cafer Erçakmak henüz yargılanıp suçlu bulunmadı, bu yüzden hala "suçlu" değil. Ama o kadar alışmışız ki insanları hemen yargılamaya, tahminen "suçlular" lafı sizi rahatsız etmiyordur.

Bunlar ne olduğu, nasıl kurulduğu belli olmayan (aslında belli olan) gazeteleri rahatsız etmez. Nasıl mı? İşte iki örnek:


Bu haberlerin çıktığı gün ortada yalnız gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan şike "iddiaları" vardı. Yani kimin ne yaptığı henüz kanıtlanmamıştı. TFF ne demiş? "Savcı iddianameyi vermeden adım atmayacağız, lig planlandığı gibi devam edecek". Yahu normali de bu değil mi? "Suçu kanıtlanmadan herkes suçsuzdur" lafı tanıdık gelmiyor mu? Ama Türkiye'de bazı kişiler ve organizasyonlar bu işi "suçsuzluğunu kanıtlayana kadar herkes suçludur"a dönüştürdüler, ve bu organizasyonlara gazeteler de dahil. Okyanus ötesini bir kez daha tebrik ediyorum, "good job!".



Aha seçmece bir haber daha. Nesi saçma bu haberin? "Bence" şunlar:
1- Ben ortaya çıkıp "şöyle şöyle belgeler varmış, ama yakmışlar" diye herkesi suçlayabilirim. Nasıl olsa belgeler imha edilmiş, ne sallasam tutar. "O evraklar imha edilmiş, valla!". Cahil halkım bunu okuyunca "vay vay bak adamlar ne yapmış, bir de saklamak için yakmış" diyecek doğal olarak.
2- Hala bir yerlerden belge bulunuyor yahu. Bu "Ergene." veya "Baly." işini planlayanlar ciddi gerizekalıymış demek ki. Dava başladığında orta zeka seviyesine sahip biri tüm delilleri yakmaz mıydı ki?
3- Bu "ortaya çıkan" bilgileri nereden nasıl öğreniyorlar yahu? Örneğin zamanında RP'den buharlaşan milyarlarca liranın belgeleri nerededir, bunları da bulabiliyorlar mı? Veya Deniz Feneri ile ilgili bir tane belge bulamaz mı bu gazeteler? Amaç "temiz toplum, ileri demokrasi" değil mi yoksa?


Son haber gazetelerden neden nefret ettiğimin kanıtı:

Soldaki ve sağdaki aynı haber, ama farklı "yorum"!!! Hakimin ne yaptığını bilemem, ama sağdaki gazetenin olayı aktarış biçiminden olayın ne kadar planlı bir hareket olduğu anlaşılıyor. Adamın önceden yaptıklarını kaydediyorlar, saklıyorlar, istemedikleri bir hareket yapınca "zaten böyle birşeyi vardı" diye sürüyorlar bilmem nereye. Yahu madem böyle birşeyi vardı, neden bekledin? Tüm bunları önceden bilip hakimi aynı pozisyonda tutmak suç değil mi? Sanki bunlar şantaj için gizlenmiş gibi...
Ayrıca sağdaki gazete hakimin tüm telefon kayıtlarını yayınlamış. Öh yani! Daha tayin emrinin üzerinden bir gün geçmiş, nereden buluyorsun bu kayıtları? Bu kadar mı servis edilir kardeşim? Örneğin Unakıtan'ın çocukları servetlerine servet katarken de telefonları dinlendi mi? Bu kayıtlar ne zaman yayınlanacak? Adamcağızı bir daha bakan da yapmadılar, acaba bu yüzden miydi?

29 Haz 2011

Canon 600D ve Nikon D5100 arasındaki farklar

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

...
SEVMEK ESKİDENMİŞ GÜZELİM

Eskiden güzeldi. Polyanna vardı, Voltran vardı, Clementine vardı, "kuzucuklarım" diyen Adile Teyzemiz vardı, DSLR fotoğraf makinelerinin sınıflandırması kolaydı (giriş, orta, üst sınıf) vs...

Voltran: "Ben de başını oluşturacağım!"
Voltran: Böyle durmaya çalışın, 10 saniye sonra beliniz ağrımaya başlıyor.
Clementine: Tekerlekli sandalye ile dünyayı gezip şeytanla didişen bu kızı hatırlayan var mı?
Clementine: Aha bu da şeytan. Küçükken bir kurtadamdan bir bu şeytandan (Malmoth) korkardım.
Pollyanna: İyi ki bacağımı kırmışım, yoksa bu iyi doktor amcayla tanışamayacaktım, hihihi...
Adile Naşit: 57 yaşında aramızdan ayrılan Adile teyzemiz. Çok genç. Hala yaşayıp gözümüzün içine baka baka yalan söyleyen şerefsiz politikacıların 800 yıl yaşadığını düşününce...

Şimdilerde bunların hiçbiri yok.

Güzel çizgi filmlerin yerine ne idüğü belirsiz garip kahramanlar ve yaratıklar içeren çizgi filmler, Adile Teyze yerine "Türkiye bölünse ne olur ki?" fikrini halkın kafasına kazımaya çalışan tartışma programları geldi.

Fotoğraf firmaları (her kapitalist firmanın gördüğü gibi) piyasadaki ürünlerini çeşitlendirmenin faydasını gördüler. Aklı başında piyasayı görebilen firmaların hepsinin şu anda "giriş", "giriş-orta", "orta", "orta-üst", "üst", "hayvani" gibi sınıflar var (Pentax hariç. Pentax herşeyi en iyi yaptığı ve halkı en çok düşünen firma olduğu için süper-küçük sensörlü ve süper-pahalı Q serisi makinelerini duyurdu).

Durum böyle olunca "hangisini alsam" diyen arkadaşlar artık ikilemi geçip üçlem, dörtlemde kalmaya başladı. D90 ile 550D aynı sınıfta mı? D7000 mi D300s mi? 60D mi D7000 mü? (Hatta) D7000 mi D700 mü? 7D mi 5DMarkII mi? D80 mi, D90 mı, 60D mi, 600D mi? O mu bu mu? Bascek'te Yalçın Aydın arada güzel rehberler hazırlıyor. Bu rehberlerdeki her yazılana %100 katılmasam da forumlarda "yalnız internetten okuduğu yorumlara göre kel-kör tavsiyede bulunan" kişilerden daha yararlı ve aklı başında olduğu garanti.

Son zamanlarda en çok sorulan sorulardan biri şu: 600D mi D5100 mü?
Bu soruya en çok verilen yanıtlardan biri de şu: Video istersen 600D, fotoğraf istersen D5100.

İyi de, 600D video kamera mı? Fotoğraf çekmez mi? Video daha DSLRlara girmeden bile Canon'un XXXD serisi boşuna mı deli gibi satıldı ki? 600D'deki algılayıcı 7D, 550D, 60D'de kullanılanın aynısı. D5100'deki algılayıcı da D7000 ve Pentax K5'te kullanılan algılayıcının aynısı, yani o da çok iyi. Demek ki "600D mi D5100 mü" sorusunun yanıtı bu kadar basit değil.

PEKİ YANIT NE?

Bu yazıda fotoğraf karşılaştırması yapamadım, onun haricinde farkedebildiğim aradaki farkları göstereceğim.


Farklardan önce bariz bir benzerlikten sözedeyim: Şekil. D5100, bariz bir şekilde Canon XXXDler'e benzemiş. D5000 ile yanyana görünce daha iyi anlaşılıyor:


Farkı göremeyen var mı? Nikon bu yeni modelde dar-yüksek tasarımdan geniş-kısa tasarıma geçmiş.

1- Şimdi ilk fark:

600D ve D5100'ün yanyana göründüğü fotoğraftan da anlayacağınız gibi D5100'ün tutacak yeri biraz daha kıvrımlı ve ele daha iyi oturuyor, ama buna karşılık 600D'nin tutacak yeri daha yüksek ve makinenin arkasında başparmağınıza denk gelen yeri daha geniş. Tamamen kişisel zevkinize kalmış. İlk bakışta D5100'ün tutuşu daha ergonomik gelmişti bana ama 1-2 dakika sonra 600D'nin daha rahat tutulduğunu farkettim. Tutacak yer daha yüksek olduğu için serçe parmağım biraz da olsa 600D'nin tutuşuna katkıda bulundu. Ayrıca Nikon'un arka tekerleğini çevirmek için makineyi dengeleyen başparmağınızı oynatarak makinenin dengesini biraz bozuyorsunuz, 600D'de makineyi sıkıca kavrarken işaret parmağı ile tekerleği çevirmek daha rahat. 600D 550D'den daha kalın, bu yüzden de tutuş daha rahat. Elinizin büyüklüğüne göre bu fikir değişir, en iyisi bir dükkanda denemek. Benim söylediklerimin tersini düşünen de var.

2- İkisinde de 3" LCD ekran var. D5100'deki 4:3, 600D'de 3:2 oranında. Bu yüzden D5100'de fotoğraf hiçbir zaman tam ekranı doldurmuyor. Ekranda canlı ön izlemeyi kullanıp çekmek de 600D'de daha rahat gibi. D5100'de %100 büyütme için 5 basamak geçmek zorundasınız, Canon'da 2 basamak. 5 basamak olması avantaj gibi görünse de çok kişi için iki basamağın yeteceğinden eminim (ve fotoğraf çekerken 2 basamak çok daha pratik). Ayrıca ekrandaki en son büyütmede Canon biraz daha fazla yaklaşıyor, detay çalışıyorsanız işinize yarar. Makinelerle LCD ekranları kullanarak çekim yaptığımda fark bariz belli oluyor, ama sizde yalnız D5100 varsa eksiklik hissetmeyeceksiniz. Bunların dışında, 600D'nin ekranının çözünürlüğü D5100'e göre biraz daha yüksek ama ben fark göremedim.

3- İki model de ekrandan hızlı ayar imkanı sunuyor. Burada Canon'un tekerleğini ayar değiştirmek için kullanabiliyorken D5100'de bir menüye daha girip ayar değiştirmeniz gerekiyor, bu yüzden bu menünün kullanımı 600D'de daha pratik. Örneğin beyaz ayarının üzerine gelince Canon'da tekerleği çevirerek anında istediğiniz beyaz ayarını seçerken Nikon'da OK'e basıp alt menüye girip seçmeniz ve üst menüye geri dönmeniz gerekiyor.

4- İlginç bir şekilde, D5100'de kablosuz flaş kontrolü yokken 600D'de var. Eskiden bunun tersi olurdu, ama bu sefer Canon cömert davranmış.

5- D5100 video sırasında otomatik netleme yapabiliyor. Normal video kameralardan daha yavaş olsa da (ve netleme sırasında ileri-geri hareket etse de) kullanılırlık açısından ben başarılı buldum (bu konuda DSLRlar hala m4/3 ve NEX serisi makinelerin gerisindeler).

6- 600D hemen her türlü video ayarını yapmanıza izin verirken D5100 neredeyse "tam otomatik". 600D'nin 3-10x arası dijital yakınlaştırma (3x'te görüntü kaybı yok, aynı Panasonic GH2 gibi), 720P'de 60 fps (böylece örneğin koşan birini ağır çekimde seyredebilirsiniz), ses seviyesini manuel ayarlayabilme, rüzgar filtresi, diyafram ve enstantaneyi kontrol edebilme gibi üstünlükleri var.

7- Teoride 600D saniyede 3,7 kare, D5100 saniyede 4 kare çekebiliyor. Bu rakamlar yakın görünse de pratikte 600D elimdeki Sandisk Class6 SD kart ile en iyi kalitede JPEG çekerken 15 karede, D5100 aynı kartta 30 karede yavaşlamaya başladı (Class10 ile denemedim).  Ayrıca Nikon'un çekim hızını 4 kare/saniyeden biraz daha düşük hesapladım (Çekilen kare bölü geçen süre = 3.8 kare/saniye gibi çıkıyor). D5100 daha fazla kare çekebildiği için daha avantajlı. Yalnız aklınızdan çıkarmayın, bu makineler hareketli çekimler için yeterli değil, yani 15 kare sizin için yeterli olabilir.

8- 600D canlı önizleme sırasında histogram gösterebiliyor. Benim çok kullandığım bir özellik, "histo... ne ne??" diyorsanız bu maddeyi önemsemeyin :)

9- D5100'de CA sorunlarını düzeltme özelliği var (yalnız JPEGlerde). Buna karşılık Canon'la gelen bedava yazılımlar çok daha iyi.

10- 600D'nin optik bakaçı biraz daha büyük. Yanyana koymazsanız anlaşılmıyor, orası ayrı.

11- D5100'de "aralıklı zamanlı çekim" (interval timer shooting) fonksiyonu var. Uzun uzun kullanmadım ama D700'dekine benzer bir menüsü var. Bunu kullanarak ilginç videolar yaratabilirsiniz. Açıklama videosu burada.

12- D5100'de minyatürize etme gibi filtreleri videoyu çekerken uygulayabiliyorsunuz.

13- D5100'de HDR modu var. Bu modda makine 2 fotoğraf çekiyor ve geniş dinamik aralıklı bir fotoğraf oluşturuyor. Ben beğendim. HDR çekenler genelde "ne kadar çok foto o kadar iyi" derler ama gerçekte 2 poz bile adam gibi HDR fotoğrafa yeter, HDR'dan ne anladığınıza bağlı. Bazıları "HDR" yapıyorum (ne demekse?) diyerek orta tonları (mid-tone) öldürür örneğin.

14- Snapsort iyi bir karşılaştırma sitesi, ama bilmeyeni yanlış yönlendiren bazı bilgiler de vermiyor değil. Buradaki karşılaştırmada 600D'nin 1500ms, D5100'ün 500 ms'de açıldığını söylemişler. Ben size doğrusunu söyliyim: Canon'da makine açılışında algılayıcıyı temizleme fonksiyonu açıksa, bu temizlik işlemi açılışı biraz geciktiriyor "gibi görünüyor", ama eğer deklanşöre basarsanız bu işlem iptal oluyor ve hemen çekime geçebiliyorsunuz. Normalde iki makinenin açılışı sırasında sizin farkedebileceğiniz bir fark yok. Snapsort'u hazırlayan arkadaşların makineyi gerçekten kullanmaları gerekli galiba...

15- Nikon'cu arkadaşlar bozulacak ama hala gövdede AF motoru olmaması büyük sorun, ve Nikon'un bunu gövdeye koymaması akıl alır gibi değil. Nikon'un AF-S olmayan mükemmel ve çok uygun fiyatlı lensleri var, ama D5100 alan biri bunlara ulaşamayacak. "Giriş seviyesi makineyi alan çok lens almaz, eski lenslere gerek yok" savunmasını da kabul etmiyorum. D5100 aslında o kadar iyi ki rahatlıkla profesyoneller için yedek makine olabilir. Profesyonel değilim, ve elimdeki 6 Nikon uyumlu lensten yalnız biri AF-S!
Bilmeyenler için ek: Canon gövdelerde de AF motoru yok, ama tüm lenslerde zaten bu motor olduğu için hiçbir sorun yok, ilk çıkan EF lenslerden olan 50mm f1.8 MKI'i bile her Canon gövdede kullanabilirsiniz.
Bununla ilgili ek kaynak: http://www.bascek.com/11565/govdede-af-motoru-olmamasi-nedir/

16- Biri Canon, diğeri Nikon :)

İpucu: Ben ikisinin de fotoğraflarını beğendim.
Yukarıdaki farklara bakın, kendinize uyanı seçin.



Daha önceki incelemelerden seçmeler:

Tamron 17-50 f2.8 VC: Canon 35mm f2.0, Canon 17-40 f4L ve 50mm f1.8 MKII'ye karşı

Fuji F200-CanonG11-Fuji S200 karşılaştırması
50mm f1.2L ve 50mm f1.8 MKII karşılaştırması
Kramer Kramer'e karşı: Canon G11 - Panasonic LX-3 karşılaştırması
Tokina 11-16mm f2.8 incelemesi






.....

27 Haz 2011

Bu mudur moda?



Yukarıdaki eski-püskü, kırık-dökük iğrenç sehpanın üzerindeki fiyatı gördünüz mü? Bunu alan akıl hastaları da var demek ki... Ya da para batıyor mu gerçekten? Espri veya kamera şakası da olabilir.
Ne olursa olsun, normal değil... Satılabilecek "eski" eşyanın bir özelliği, tarzı, bilmemneyi olur. Buna yaklaşsanız, Allah korusun, eliniz kesilir tetanoz falan olursunuz.


26 Haz 2011

Gazeteci olmak için bilgiye gerek yok

Bazen gazetecilerle ilgili eleştirilerimde dostlarım bana kızıyor. Aşağıdaki fotoğraftaki yanlışı bulun, ve haksız mıyım siz karar verin:







Bulamadıysanız söyliyim: KKTC = Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Rum Kesimi ayrı, çünkü Türkiye Kıbrıs Adası'nda iki ülke olduğunu kabul ediyor. Ama haberi veren gazeteci arkadaşın bundan haberi yok, Tüm Kıbrıs'ı "KKTC" olarak biliyor.
Ne diyim bilmem ki?