16 Eki 2011

Sony NEX-5N incelemesi - Sayfa 1




Önemli olan boyu değil işlevi... Yazının özeti bu, aşağıdakileri okumasanız da olur.

Bir zamanlar Canon G11 gibi ufak boyutlu makinelerle de iyi fotoğraf çekilebildiğini anlatmaya çalışmıştım. G11'i havaalanında kaybedince (ve birkaç ay yasını tutunca) benzer boyutlarda Olympus E-PL1 aldım. Bu linkte incelemiştim kendilerini. Aynı gün NEX-3 de aldım, ucuza bulunca :) Ucuza bulsam kamyon tekerleği de alırmışım o gün, nasıl bir ruh haliyse... Neyse, NEX-3'ü de bu linkte D700, 7D ve 5DMarkII ile karşılaştırmıştım.

Berlin'de Saturn mağazasında NEX-5N'in iki lensli setine rastlayınca gözüm "tax-free" tabelası aradı, o tabelayı bulunca makineyi almam gerektiğini hissettim :) Aslında NEX-7'yi bekliyordum uzun süredir, ama yeni dönüştürücü ve elektronik bakaç bana daha çekici geldi (bu EVF yukarı da dönebiliyor). NEX-5N + dönüştürücü + EVF neredeyse NEX-7 parasına geliyor.

Panasonic ve Olympus'la başlayan "aynasız" devrimi diğer markaları da sardı. Sırasıyla Sony ve Samsung benzer ürünlerini çıkardı. En son Pentax ve Nikon da yeni aynasız ürünlerini duyurdular. Yalnız firmalar piyasayı kendi taraflarına çekmek istediklerinden çok farklı stratejiler izliyorlar:

BAK AYNASIZLAR GELİYOR SELAM VERİYOR

Önce genel algılayıcı boyutları:

Nikon 1'in yeni algılayıcısının alanı 1" algılayıcınınki kadar, ama boyutlar farklı.

Olympus ve Panasonic: Mikro 4/3 sistem kullanıyorlar. Algılayıcı boyutu 4/3 sistemdekiyle aynı. İlk örnekler 12MP ile çıktı, şimdi Panasonic çıtayı 16MP'e yükseltti. İki marka da m4/3 standardına uyduğu için birbirlerinin lenslerini kullanabiliyor. Örneğin ben E-PL2 ile beraber Panasonic 100-300mm ve 20mm f1.7 kullanıyorum. m4/3 sistemde şu ana kadar Olympus E-P1, E-P2, E-P3, E-PL1, E-PL2, E-PL3, E-PM1, Panasonic G1, G2, G3, GH1, GH2, GF1, GF2 ve GF3 olmak üzere 15 adet gövde, 30'a yakın lens çeşidi çıktı, ve lens sayısı her sene inanılmaz hızlı artıyor. Noktor ve SLR Magic'in m4/3 sistem için ilginç lensleri var. Özellikle Panasonic'in yeni X serisi lenslerinde elektronik alanındaki tecrübesini de görebiliyorsunuz. Lensleri DSLR muadillerine göre bayağı ufak. Otomatik netleme performansı son seride (EP-3, E-PL3, E-PM1, G3, GF3) çok gelişti, şu anda netlemeyi ilk yakalama hızları DSLRlar kadar iyi (hatta bazılarından daha iyi).



Bu garip fotoğrafı PEN'in tanıtım broşürlerinden birinde gördüm. Daha da acaipleri var ama PEN ismini lekelememek için buraya almadım. Ne bu la, bu ne la, ne la bu, la bu ne?
Panasonic'in Türkiye sitesine girip G serisi hakkında birşeyler bakayım dedim. Tahminimce Panasonic Türkiye ekibinin yeni Lumixlerden haberi yok, hala aşağıdaki reklamlar var sitede:

Alooooo, G3 ve GF3 çıktı alooooo... Bir de "Lumix G2 Türkiye'de satılmayacaktır" demişler. Neden acaba...

Sony: Sony, elektronikten gelen tecrübesini Minolta ile birleştirince DSLR piyasasında önemli oyunculardan biri oldu. Ayrıca kökleşmiş Canon-Nikon üstünlüğünü kırmak için radikal değişikliğe ihtiyac var, Sony de bunu optik bakacı kaldırıp video ve çekim hızını geliştirerek yapmaya çalışıyor. Teknolojik üstünlüğün farkını NEX'in ufacık gövdesinin içindeki kocaman APS-C algılayıcıyı görünce anlayabiliyorsunuz. Şu ana kadar çıkmış 4 tane NEX gövdesi var: NEX-3, NEX-5, NEX-C3 ve NEX-5N. Bir de duyurulan ama (bu yazı yazılırken) piyasada olmayan 24MP'lik NEX-7 var. Şu anda duyurulan ve satılan 7 tane Sony NEX uyumlu lens var (bağlantıdakilere ek olarak bir de Zeiss 24mm f1.8 var). SLR Magic gibi diğer firmalar da NEX'in popülerliği arttıkça yeni lenslerini duyuruyorlar. Artık algılayıcı boyutundan mıdır bilinmez, lenslerinin çoğu normal DSLR lensi boyutunda. Sony şu anda sabit odaklı ve ufak lens modellerine çalışıyor.



Samsung: Samsung da elektronik ağırlıklı bir firma. Zamanında Pentax ile ortaklık kurup bu işi öğrendi, sonra "herkes kendi yoluna" deyip kendi yolunu çizdi. Şu an itibariyle NX5, NX100, NX200, NX10 ve NX11 olmak üzere 5 gövde var. Şu ana kadar duyurulan 9 adet lens var. Gövdelerde APS-C algılayıcı var. İlk modeller 14.6MP idi, son duyurulan NX200 20.3 MP.



Nikon: Nikon da aynasız kervanına katılayım dedi, ve "1" serisini çıkardı. Algılayıcı Nikon CX formatında (2.7x kesme çarpanlı), dolayısıyla m4/3lerden ufak, şu anda en büyük kompakt makine algılayıcı boyutu olan 2/3"lerden daha büyük, yaklaşık alanı 1"lik algılayıcılarla aynı. (Panasonic, LX-5'ten sonra çıkaracağı LX serisinde 1"lik algılayıcı kullanabileceğinin haberlerini veriyor. Böyle olursa Nikon 1 artık hiç alınmaz herhalde) 4 tane lens duyurusu yapıldı.



Pentax: Başarılı optik uzmanı Pentax da "Q" ismini verdiği yeni sistemle aynasız sistemlere giriş yaptı, ama tahminimce çıkışı hızlı olacak. Q sistemde 1/2.3" algılayıcı kullanılmış ki bu algılayıcı şu anda piyasadaki kompakt makinelerdeki en küçük boyutlu algılayıcı. 120$'a alacağınız bir kompaktta bile aynı boyutta algılayıcı var. Aslında sistemin fiyatı 300$ civarı olsa belki Pentax hayranlarından ilgi görebilir, ama mevcut fiyatlarla bu zor.

Makinenin içindeki algılayıcı boyutuna bakın, sonra aşağıda "FİZİKSEL" başlığı altındaki ilk fotoğraftaki algılayıcı boyutuna. Pentax Q'nun gövdesi NEX'ten de küçük, yani Q'nun algılayıcısı aslında göründüğünden de küçük.

Canon ve Fuji'de şu anda hareket yok. Fuji tarafından "tam kareden küçük APS-C'den büyük algılayıcılı ama mevcut tam kare gövdelerden yüksek ISO'da daha iyi performanslı ve daha iyi çözünürlüklü bir sistem çıkaracağız" haberleri geliyor (yani D3s ve D3x'ten daha iyi olacakmış). Bayağı iddialı, bakalım ne olacak.

NEX

NEX sistemi, kısaca, ufacık bir gövde içinde kocaman algılayıcı ve normal DSLR boyutlarında lenslerden oluşuyor. Gövdeler standart bir kompakt makine boyutunda, ama içinde APS-C algılayıcı var. Durum böyle olunca lensleri ufaltmak da zor oluyor. Bu yüzden NEX sisteminin lensleri şu anda rakiplerine göre biraz daha büyük.

NEX serisi genel olarak "kompakttan gelenleri rahat ettirelim" düşüncesiyle tasarlandığı için üzerinde az düğme var, ve kontroller genel olarak menülere gömülü... idi. Sony bir bellenim ile birkaç düğmeye farklı fonksiyonlar atayınca kullanım biraz daha kolaylaştı.

NEX-3 ve NEX-5 14.1 MP'lik algılayıcı ile çıkmıştı. Sony geçtiğimiz aylarda NEX-3'ü yenileyip NEX-C3'ü piyasaya sürdü. NEX-C3'te gövde biraz daha küçüldü ve yeni D7000, A55, K-5 ve D5100'de de kullanılan 16MP'lik algılayıcı kullanıldı.

Sonra Sony büyük bombayı duyurdu: 24 MP'lik NEX-7, A77 ve A65. Vay anam vay... NEX-7 ve aynı zamanlarda duyurulan Zeiss 24mm f1.8 ile Sony artık "bakın NEX serisi artık büyük oynayacak" diyor. NEX-7'de yok yok: 2.4M noktalı OLED elektronik bakaç, yeni 24MP APS-C algılayıcı, 3 tane kontrol tekeri, elektronik perde, 20ms deklanşör gecikmesi (D3s'ten daha iyi), AVCHD 2.0 1080p video, artistik görünüm...

Tüm bu hengame arasında, biraz da sessiz sedasız, NEX-5N duyuruldu. Ortada 24MP'lik aletler dururken kim takar Yalova Kaymakamını? ... derken NEX-5N'nin yüksek ISO testleri internete düştü...

NEX-5N

Herşeyden önce söylemeliyim ki, bu makine benim olduğu için kesinlikle mükemmel. Öyle olmalı, çünkü benim. "En güzeli benimki olmalı", öyle değil mi? Canon ve Nikon kullananlar sadece gösteriş için DSLR alıyor, hepsi cahil cühela takımı. Piyasada çok olduğu için alıyorlar. Halbuki bu markayı alanlar ne kadar harika ve mükemmel. Çok akıllıyız biz. Ah biz yok muyuz biz...


Yukarıdaki paragrafa benzer cümleleri bazı markaların forumlarında görüyorum. İbretlik olsun, siz de görün diye yazdım :) Halbuki sana ne başkasından?




NEX-5N aslında algılayıcısı yenilenmiş NEX-5'ten başka birşey değil... gibi duruyor ama durum pek öyle değil. Yeni özellikler NEX-5'e göre "bence" gövdeyi daha çekici hale getirmiş. Peki ne bu yeni özellikler?

Yenilikler

- 16.1MP'lik yeni algılayıcı. Pentax K-5, Sony A35, Nikon D5100, D7000 ve NEX-C3'te de aynı algılayıcı var. "Aynı" diyorum ama Sony 5N'dekinin daha gelişmiş olduğunu söylüyor.
- Seri çekim hızı saniyede 7 çekimden 10 çekime çıkmış. Bu hızı yalnız 1 saniye koruyabiliyor, sonra saniyede 2 kareye düşüyor. Aslında burada "saniyede 10 kare" yerine "1 saniyede 10 kare" demek daha doğru :)
- AVCHD 2.0 standardı gelmiş. Böylece 1920x1080'de gerçekten 50 veya 60 kare/saniye çekebiliyorsunuz. Bu standardı destekleyen ilk makinelerden biri.
- (Nihayet) JPEG fotoğraflarda lense bağlı optik bozulmaları düzeltme.
- Dokunmatik ekran. Nex-5n'de "resistive" dokunmatik ekran var. "Capacitive" olmamasına rağmen yeterince hassas. Menülerde ve ikonlarda da hafif değişiklikler yapılmış, dokunarak ayar yapabilmek için.
- Elektronik vizör takılabilme. Sony'nin yeni OLED vizörünün çok iyi olduğunu söylüyorlar. Olympus VF-2 bile çok iyi ve Sony'nin yeni vizörü Olympus'un iki katı çözünürlüğe sahip ve OLED! Deneyenler mükemmel olduğunu söylüyor. Aynı vizör NEX-7 ve A77'de bütünleşik olarak var ama NEX-5N'e takılan yukarı da dönebiliyor.
- ISO'nin 100'e inebilmesi (25,600'e çıkması da iyi ama algılayıcının gerçek gücünü ve detayları gösteren ISO100 nihayet konmuş).
- Otomatik ISO'nun üst değeri 3200 olmuş. Aslında NEX-5/3'te bile ISO3200 kullanılabiliyor.
- Biraz daha iyi pil ömrü. Yaklaşık 430 poz çekebiliyorsunuz. Ben LCD'yi cimri kullanıp 500 civarı poz çekebildim.
- Daha hızlı menü geçişleri. Nex-5N'in menülerinde gezmek ve seçenekleri, değiştirmek çok daha hızlı.

Ve "bence" gavurların game changer dedikleri iki yenilik:
- Elektronik ilk perde sistemi (Türkçesi'ni "Ön perde deklanşörü" olarak çevirmişler). Bu özellik açıksa deklanşör gecikmesi 20 milisaniyeye iniyor! Şaka gibi, çünkü bu gecikme süresi D3s'ten bile daha hızlı. Olympus E-PL2 şimdi gerçekten yavaş gelmeye başladı gözüme...
- Vurgulama (Focus peeking). Bu özellik açıkken manuel netleme yaparsanız, LCD'de net olan noktalar beyaz (veya kırmızı veya sarı) renkle belirgin hale geliyor, böylece normalde işkence olan "LCD'den elle netleme yapmak" işi çocuk oyuncağı kadar kolaylaşıyor.

FİZİKSEL

Nex-5n ve algılayıcısı. Bu bir kompakt makine olsa algılayıcı o kadar küçük görünürdü ki "aha burada" diye okla göstermek zorunda kalırdım. Yukarıda bir yerlerde Pentax Q'nun broşürüne bir bakın...
Olympus E-PL2 ile yanyana. Yeni E-PL3 biraz daha ufak.

Gene E-PL2 ile yanyana, kit lenslerle beraber.
E-PL2 ve Nex-5n, yukarıdan.
Kit lensler ile.
Olympus'un yeni kit lensi eskisinden biraz daha büyük, buna rağmen Nex'in 18-55'inin yanında ufacık duruyor.  E-PL2'nin lensini kullanmak için "açmak" durumundasınız, bu durumda biraz daha uzuyor.

Aslında Nex'in kit lensi bildiğiniz DSLR kit lensleri kadar büyük, ama bir farkı var: Neredeyse tamamen metal. Diğer markalarda kit lens, doğal olarak ucuz olması için, plastik ağırlıklı yapılırken Sony NEX'in kit lensi için malzemeden çalmamış. Yapısı herhangi bir orta sınıf lens kadar, hatta çoğundan daha sağlam. Peki bu kadar sağlam ve kaliteli lense gerek var mıydı? Ben bu lensin plastik ama daha ucuz olmasını isterdim. Plastik olsa belki biraz daha ufak yapılabilirmiş. Lenste OSS sistemi var (Optik titreşim azaltıcı). Zoom ve netleme halkaları hassas.

Solda 5n, sağda 5. Fark göremiyorum, ya sen? Fark var tabii ki, NEX-5n benim olduğu için NEX-5'ten daha yakışıklı görünüyor :)
Biraz açıyı arttıralım. Farklar hala minimum. NEX-5'in üst tarafındaki köşeler 5N'de açılandırılmış.
Tepeden.
Hala minimum farklar
Fark görebilen? Gövdenin şeklinde ve açma-kapama düğmesinde hafif değişiklikler var. Ama en büyük fark lenslerin ön camlarında: NEX-5'inki biraz kirli gibi. Peki neden? Çünkü NEX serisinin 18-55mm lensinin kapağı iğrenç! NEX-5'ini ödünç aldığım arkadaşım doğal olarak kapağı düşürmüş. Kapağı kapatınca yerine oturdu sanıyorsunuz ama aslında numara yapıyor, tam oturmadığı için bir süre sonra düşebiliyor. Bulabilirsem kendime Nikon veya Pentax kapak alacağım.


Türk dediğin deve güreşi yapar...
NEX serisine dönüştürücü takıp Sony ve Minolta A lensleri kullanabiliyorsunuz. Lenslerin çoğunun otomatik netlemesi de çalışıyor, ama AF çok başarılı değil. Ben NEX-3 üzerinde LA-EA1 ile 85mm f2.8 ve 30mm f2.8 makro lens kullanıyordum, şimdi LA-EA2 bekliyorum. Yeni dönüştürücü üzerinde AF motoru var, Sony'e göre bu dönüştürücü ile A55'teki AF sistemi aynı, yani aynı hızda otomatik netleme yapma şansınız var.

NEX-5n + LA-EA1 + Sony 30mm f2.8 makro lens

Aslında ufak gövdeye dönüştürücü + lens takınca denge biraz bozuluyor gibi, ama 85mm f2.8 ve 30mm f2.8 makro lensler plastik ve hafif olduğu için çok dert olmuyor. Ayrıca yukarıdaki kombinasyon ile makro çekmek bayağı kolay çünkü o kadar hafif ki üçayağı garip şekillerde dengelemek için uğraşmak gerekmiyor.

MENÜ

NEX'in menülerini anlamak için aşağıdaki fotoğraflara bakmak yeterli:




Ne anladınız? Bir şans daha vereyim:

A szomszéd utcában
Szeretnék egy almát


Siz bu yazılara bakınca ne hissettiyseniz, NEX'in menüsüne girdiğinizde de aynı şeyleri hissediyorsunuz: Nası yani? (yukarıdaki yazılar Macarca).

Biraz abartıyorum tabi.

NEX serisinin en büyük dezavantajı biraz karmaşık menüleri. Az düğme olması menünün daha gelişmiş olmasını gerektiriyor, ama Sony sağolsun kendine göre bir mantıkla benzer fonksiyonları garip başlıkların altına koymayı becermiş. "Adam gibi menü nasıl olur?" diye soranlar Canon'un 40D'den itibaren revize ettiği DSLR menülerine bakabilir. Aslında yeni DSLRların tamamının menüleri NEXlerden daha iyi. DSLRları geçtim, kompaktlarda bile daha anlaşılır ayar menüleri var artık (Fuji hariç diyelim), Sony bunu neden düzeltmiyor hayret ediyorum.

NEX-5N'in menüsü (gerçeği renkli, cicili-bicili birşey) . Türkçe'sini bulamadım, idare edin.
Yukarıdaki menüdeki seçenekleri açıklarsak:

Çekim modları (Shoot Mode):

- Akıllı otomatik (Intelligent Auto)
- Sahne seçimi (Scene Selection)
- Sarsıntıdan doğan bulanıklığı engelleme (Anti Motion Blur)
- Panorama taraması (Sweep Panorama diye de artistik bir adı var :) )
- 3B Panorama taraması
- Tam Manuel mod (M)
- Deklanşör öncelikli mod (S)
- Diyafram öncelikli mod (A)
- Program oto (P)

Burada sıkıntı yok. Eliniz hızlanırsa menüden modu değiştirmek normal DSLR'a göre 2 saniye fazla sürüyor. Aslında fiziksel bir düğöe olsaydı makineyi açmadan hangi modda olduğunuzu görebilirsiniz, Nex-5N'de aleti açmadan anlayamıyorsunuz.

Kamera:

Eğlencenin başlangıcı burada. "Kamera" isimli bir menünün altında hangi ayarların olmasını beklersiniz? Yahu senin elindeki zaten bir "kamera" değil mi? Sizce hangi "kamera" seçenekleri burada olabilir? Görelim:

- Sürme modu (Drive mode): Seri, tek çekim, kumandayla çekim gibi seçenekler burada. Kısayol düğmelerinden biriyle buna doğrudan ulaşabildiğimiz için burayı hiç kullanmıyorum.
- Flaş modu
- Otomatik odaklama / Elle odaklama
- Otomatik odaklama alanı: Orta nokta, seçilen bir nokta veya tüm ekranda çoklu odak noktası seçenekleri var.
- Nesne takibi: Çekimin başında belirlediğiniz bir nesneyi NEX-5n takip edebiliyor. Burada dokunmatik ekran çok yararlı. Ekranda istediğiniz noktaya dokunuyorsunuz, makine oraya odaklanabilirse ve obje veya insan ekranın içinde hareket ederse onu takip ediyor.
- Hassas dijital yakınlaştırma
- Yüz algılama
- Yüz kaydı: Bu seçenekte istediğiniz 10 tane yüzü kaydediyorsunuz, sonraki çekimlerde önce bu yüzlere önem veriyor.
- Gülümseme deklanşörü: Ekranda gülen yüz olursa alet fotoğraf çekiyor. Olmazsa olmaz bir özellik... mi acaba?
- Yumuşak ten efekti: Ekranda olan bir yüzü tanırsa, teni yumuşatıp pürüzsüz bir görünüm yaratıyor. Bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor.
- Çekim ipucu listesi: Makinenin kullanımıyla ilgili yararlı bilgiler veriyor. Peki bu seçenek neden "Kamera" menüsünde? Hımmmm...
- LCD ekran: Ekranda görünen bilgi miktarını ayarlıyorsunuz. Bir düğmeden (DISP) bu seçeneği yapabildiğiniz için menüye girmeye gerek yok.
- Vizör ekranı: Eğer 350$'ınız varsa bir EVF alıyorsunuz, sonra o vizördeki bilgileri buradan ayarlıyorsunuz.
- DISP düğmesi: DISP düğmesine bastıkça hangi bilgilerin ekrana sırayla geleceğini seçiyorsunuz. Örneğin ben "Grafik ekran" seçeneğini kapattım.

Görüntü Boyutu (Image Size):

Burada fotoğraf boyutunu, kalitesini, Panorama fotoğrafların boyu ve çekeceğiniz yönü, video boyutu ve formatını seçebiliyorsunuz. Panorama'nın yönünü neden buradan seçiyoruz? Bu yönü "Panorama modu"nu seçtiğimiz anda seçsek olmaz mı? Bana mantıksız geliyor, ama elin Japon'u öyle uygun görmüş.
Fotoğraf boyutu olarak 16MP, 8.4MP ve 4MP seçebiliyorsunuz. 19:9 ve 3:2 oranları, kalite olarak da Fine, Standard, RAW ve RAW+JPEG seçilebiliyor (Türkçe menüde de bu seçenekler "Fine" ve "Standar" olarak geçiyor).

Parlaklık/Renk:

- Pozlama telafisi
- ISO
- Beyaz dengesi
- Metraj kipi (??? Menüde Türkçesi böyle - Metering mode)
- Flaş pozlama telafisi: Flaş modu seçeneği başka bir menüde, pozlama telafisi başka menüde. Güzelmiş.
- DRO/HDR
- Resim efekti (Picture effect): Minyatür, Zengin tonlu siyah/beyaz, HDR, Yumuşak odak, Yüksek kontrastlı siyah/beyaz, Kısmi renk, Yumuşak High-key, Retro, Posterleştirme, Pop, Oyuncak kamera gibi modlar var. Makinedeki menüyü Türkçe yapıp aynen buraya aldığım için isimler biraz garip. RAW+JPEG çekerseniz bu efektler çalışmıyor.
- Yaratıcı tarz (Creative style): Siyah Beyaz, Canlı, Manzara gibi bilindik fotoğraf stilleri var.

Oynat (Playback):

Bilindik "oynat" menüsü. Kırpma, renk ayarı vs.. gibi düzenleme yapamıyorsunuz.

Kurulum (Setup):

Tonla ayar var. Burada bence önemli ayarlar:

- Ön perde deklanşörü (Front curtain shutter): Bu seçeneği aktif hale getirirseniz pozlama mekanik sistem yerine elektronik bir "perde" ile hallediliyor. Bu sayede deklanşörün gecikme süresi 20ms gibi çok düşük bir rakama iniyor.
- Yüksek ISO gürültü giderme: Ben bunu hep "Düşük" ayarına getiriyorum. "Standart" modda yüksek ISO'da fazla detay kaybı oluyor. "Kapalı" seçeneği yok.
- Lens telafileri de bu menüde. NEX-5N, Sony NEX lenslerindeki geometrik bozulma, köşe kararması ve kromatik renk bozulmalarını JPEGlerde düzeltebiliyor.
- AF mikro ayar: Orta ve üst seviye DSLRlarda yer alan "AF microadjustment" ayarı NEX-5N'de de var. Aslında kontrast bazlı otomatik odaklama yapan makinelerde (aynasızlar, kompaktlar) buna gerek yok, ama yeni LA-EA2 dönüştürücü aynı DSLRlardaki gibi "phase-detection" sisteme sahip olduğu için odak sorunları doğabilir, bu ayar onu engellemek için.
- Varsayılan tuş ayarları: NEX-5N'de 3 tane tuşa farklı ayarlar atayabiliyorsunuz. Bu tuşlar aşağıdakilerden B, C ve şekilde sağda gösterdiğim:


3 düğme ile NEX-5N'i yeterince hızlı bir şekilde kullanabiliyorsunuz.

- LCD parlaklığı: Bu ayar "otomatik" olarak geliyor, hemen "elle" ayarına çevirin yoksa LCD etraftaki ışığa göre parlaklığını ayarlayacak ve siz çektiğiniz fotoğrafı düzgün pozlayıp pozlamadığınızı anlayamayacaksınız. Buradaki faydalı diğer bir ayar da "Güneşli hava" seçeneği. Bunu seçince LCD inanılmaz parlak oluyor, böylece en parlak günde bile ekranı görebiliyorsunuz.

Genel olarak, Olympus Pen gövdeleri daha fazla özelleştirme sunuyor. Hatta E-PL1 ve E-PL2'deki seçenekler 5DMarkI'dekilerden fazla.

ELEKTRONİK ÖN PERDE DEKLANŞÖRÜ (ELECTRONIC FRONT CURTAIN SHUTTER)

Bu konuyu biraz daha açmak istedim, ama önce standart DSLRlarda perde nasıl çalışır onu anlatmak gerek.

Standart bir DSLR'da iki perde bulunur. Algılayıcının önünde bir perde durur (ön perde - front curtain. Aslında buna "ilk perde - first curtain" deniyor ama Sony farklı isim kullanmış). Siz düğmeye basınca bu perde yukarı doğru kalkıp algılayıcıyı açar, arkasından ikinci perde (arka perde - rear curtain) alttan gelip algıyıcıyı kapatır. Algılayıcının açık kaldığı süre "enstantane" (shutter speed) dediğimiz zamana denk gelir ve makine bu sürede sahneyi okuyup fotoğrafa çevirir. Özet:

- Ön perde açıldı
- Arka perde kapandı
- Arka perde kapandığı anda DSLR fotoğrafı okudu

Bu kadar laftan sonra şu iki animasyona bakarsanız daha iyi anlarsınız:

Yavaş enstantane: http://www.photocourse.com/itext/sync/
Hızlı enstantane: http://www.photocourse.com/itext/focalplane/

Burada da E-P1'in perde mekanizması: http://www.imaging-resource.com/PRODS/EP1/e-p1shutter320.mp4

Canlı önizlemeye sahip DSLRlarda bu durum biraz daha karışıyor. Eğer canlı önizleme açıksa bu perdeler de açık oluyor. Fotoğrafın çekilebilmesi için bu perdelerin tam kapanıp tekrar açılması gerekiyor (tam kapanmasının sebebi algılayıcıdaki görüntünün silinebilmesi). Yani perde kapanacak, sonra standart DSLR işlemi olacak, sonra perde tekrar açılacak ki canlı önizlemeye geri dönebilsin. Özet:

- Canlı önizleme için perde zaten açık
- Fotoğraf için düğmeye basınca ön perde kapandı
- Ön perde açıldı
- Arka perde kapandı
- Arka perde kapandığı anda DSLR fotoğrafı okudu
- Arka perde açıldı

Nasıl? İş biraz daha karıştı değil mi? Elinizde bir DSLR varsa canlı önizlemede çıkardığı sesleri dinleyin, normalde çıkardığı sesten daha fazla sayıda tik duyacaksınız (daha sessiz olsa bile).

NEX-5N'de olay şöyle gelişiyor:

- Canlı önizleme için perde zaten açık
- Algılayıcı "elektronik" olarak kapatılıyor (fişi çekiliyor diyelim). Ama bu "fiş çekilme" işlemi satır satır yapılıyor (aynen arka perdenin yukarı kalkması gibi algılayıcı yukarı doğru kararıyor). Bu kararma işlemi sırasında piksellere hemen enerji gönderilip görüntü yeniden oluşturuluyor. Daha basit anlatırsam, televizyonda aşağıdan tukarı doğru çıkan bir siyah çizgi düşünün. Siyah çizginin üstündeki pikseller kapatılırken altındakiler açılıyor, böylece algılayıcıdaki fotoğraf yukarı doğru silinirken aynı zamanda tekrar oluşturuluyor.
- Arka perde kapandı
- Arka perde kapandığı anda DSLR fotoğrafı okudu
- Arka perde açıldı

Buradaki kazanç ne? Dikkat ederseniz ön perdenin yaptığı "kapanıp açılma" işini elektronik olarak yaptık, böylece perde fiziksel olarak oynamamış oldu. Buradaki avantajlar:

- Daha az deklanşör gecikmesi
- Ön perde fiziksel olarak kapanmadığı için daha sessiz
- Ön perde kapanmadığı için perdenin ömrü kısalmaz
- Daha az titreşim

Bu sistemin dezavantajları da var. Bazı kullanıcılar yüksek enstantane hızlarında (1/1000-1/4000 arası) pozlamanın şaşabildiğini, hatta bazıları karenin bir kısmının fazla pozlandığını söylüyor. Ben hiç yaşamadım. Sony de kullanım kılavuzunda "Minolta lensler ile bu özelliği kapatın" ve "geniş çaplı lensler ile pozlama hataları olabilir, bu yüzden bu özelliği kapatın" diyor. Aslında burada "telecentric olmayan lenslerle kullanmayın" demek istiyorlar. En güzeli elinizdeki lenslerle bu özelliği denemek. Zaten bu özelliği kapatınca normal mekanik perde ile de çekebiliyorsunuz.


Aşağıda farkı göstermeye çalıştım:

Youtube'da daha net görebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=bh9ezdT0P9M

Seçenek "kapalı" olunca ses "şıkık" olurken "açık" hale getirince "şık" duyuluyor.

ODAK VURGULAMA - OV (FOCUS PEEKING)

Bu seçeneği ilk duyduğum zaman her makinede var olan "LCD'de orta noktaya zoom yapma" olduğunu sanmıştım, bambaşka birşey çıktı.

Elektronik bakaç olmayan aynasız makinelerde elle netleme yapmak çok kolay değil. Manuel odaklama sırasında odak yaptığınız yere LCD'nin zoom yapması bir çözüm, ama hem kadrajı kaçırıyorsunuz hem zoom yapılan nokta kıpır kıpır oynadığı için manuel lens kullanmak çok kolay olmuyor. Olympus'un VF-3 elektronik bakaçı bu konuda çok yardımcı. Bu aleti almadan önce 50mm f1.4 OM lensimi kullanmak istemiyordum, VF-3'ü aldıktan sonra hiç korkmadan yanıma alabiliyorum (tam karede ışık alma becerisi olarak 100mm f1.4'e, alan derinliği açısından 100mm f2.8 lense denk geliyor).

NEX-5N'deki OV özelliği çok basit, ama muhteşem yararlı bir uygulama. Çok konuşmadan aşağıdaki videoyu göstereyim:

outube'da daha net görebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=c_JI2JCQL-c

Gördüğünüz gibi ben lensin odak halkasıyla oynadıkça beyaz noktalar odak düzlemini takip ediyor.

7 Eyl 2011

Ne tatlilar, ne bayramlar

...
Biz ne tatlılar yiyoruz Ankara’da, ne bayramlar kutluyoruz


Bir davranışa, bir harekete, bir icraate "iş olsun" diye karşı çıkılmaz. Böyle yaparsan karşı olduğun grubu daha da güçlendirirsin. Sonra olay "çalıyor ama iş de yapıyor adamlar!"a döner. Siyaset Türkiye'de bu hale getirildi işte, yani çalmak/hırsızlık "zaten" yapılacak normal icraatlerden, "bari iş yapsınlar"!

Birileri "bir davayı çökertmenin en kolay yolu onu kötü savunmaktır" demişti. Çok doğru bir laf.

Türkiye'de yıllardır muhalefet partilerinin bu şekilde "iş olsun diye" karşı çıkışları yüzünden bu günlere geldik. Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ndeki herşey (ve daha fazlası) gerçekleşmeye başladı.

Şimdi bayram öncesi alınan bir karar:


"YÖK sessiz sedasız devrim gibi bir karara imza attı". Yahu bu ülkede sınavlarda olmayan-yapılmayan rezillik kalmadı ama ne ÖSYM ne YÖK Başkanı utanıp sıkılıp istifa etmedi, üstüne üstlük alınan karara bakar mısın?

Bu karar şu demek: Ey Türk gençliği! Sen bir tarafını yırt, yıllarca kasarak/psikolojini yitirerek sınavlara hazırlan, diğer tarafta yurtdışında nerede okuduğu ve oraya nasıl gittiği belli olmayan biri gelip senin istediğin yere kontenjanla sınavsız "lak" diye yerleşsin! Sen eşeksin ya, biz istediğimizi yaparız.

Biri "it ürür kervan yürür" mü dedi?

Yahu son referandumda Anayasa'daki "hak eşitliği" maddesini de mi değiştirdiler? Kopya ile istedikleri kadar adamı bir seferde yerleştiremedikleri için mi bu kararı çıkarıyorlar? Büyük rezalet, büyük rezillik gerçekten.

Bu ülkede okuyan gencin suçu ne? Kendi istediğin adamları yukarılara taşımak elbette ki hakkın, ama bunu "diğer insanların hakkını yiyerek" yapmak nereden geliyor? Senin din anlayışın oruç ve başörtüyle mi sınırlı? Hak yemek en büyük günahlardan değil miydi, hani Allah'ın affetmeyeceği ve hakkını yediğin kula soracağı günahlardan?

RTE "demokrasi bizim için amaç değil araçtır" diyordu bir zamanlar, öyle görünüyor ki "din"i de böyle görüyorlar.

Şimdi anlıyorum Arınç'ın neden "Biz ne tatlılar yiyoruz Ankara’da, ne bayramlar kutluyoruz" dediğini...

4 Eyl 2011

Nikon renkleri, RAW, JPEG uzerine 2

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

Önceki sayfadan devam
...


RAW mu, JPEG mi, yoksa fotoğraf çekmek mi?


Bu yazıyı okuyan pekçok kişi için yukarıdaki sorunun cevabı belli: Arkadaş git önce fotoğraf çek, sonra düşün "RAW mu JPEG mi" diye :) Evet, aslında birşeye başlamadan önce teorisini öğrenmek iyi birşey, ama bu durumda aradaki farkı gözlerinle görmek varken neden internette geziyorsun ki? Halla hallaaaaaa....


Örneklere girmeden hemen farkları yazayım:


RAW avantajları:


1- Önceki sayfada da gösterdiğim gibi, RAW daha fazla bilgi içerir ve ton eğrisi ve gama düzeltmesi uygulanmadığı için sonuçta oluşacak JPEG veya TIFF veya PSD sizin isteğinize göre oluşacaktır.
2- RAW düzenleyici programlarda RAW dosyasının kendisine dokunulmaz, istediğiniz an geri dönmek mümkündür. Yaygın olarak kullanılan yöntem, yaptığınız değişiklikleri ayrı ufak bir dosyaya kaydetmek ve siz RAW dosyasını açtığınızda bu değişikliklerin uygulanması. JPEG dosyalar her kaydedildiğinde kalite kaybına uğrar. Bunu önlemenin birkaç yolu var. Örneğin her seferinde "Farklı kaydet" yapmak veya Photoshop'ta "Akıllı katmanlar kullanma" ama bunlar biraz zahmetli. JPEG'i de Camera Raw'da işleyebilirsiniz, bu durumda RAW'un "değiştir değiştir, sonra geri al" avantajı biraz azalıyor.
3- Keskinleştirme veya gürültü azaltma yapmak RAW dosyasını bozmaz. "Bozmaz" derken, bu etkileri istediğiniz zaman geri alabilirsiniz ve bu filtrelerin fotoğrafa etkisi daha az bozucu olur. JPEG'de keskinleştirme de gürültü azaltmak da yıkıcı (destructive) etki yapar, bu yüzden iş akışınızın en sonunda yapılması tavsiye edilir. RAW'da herhangi bir an bunları yapıp sonra geri almak mümkün. Bu arada hatırlatayım, "keskinleştirme" işleminde hiçbirşey keskinleşmiyor, yalnız komşu pikseller arasındaki mikro kontrast arttırılıyor.
4- RAW dosyasında daha fazla ton bilgisi olduğu için yapılan değişiklikler RAW dosyasını JPEG'den daha az bozar. Örneğin +2EV poz düzeltmesi yaptığınızda RAW'da hemen hiç bozulma olmazken JPEG'de renkler kaymaya başlar ve önceki sayfada bahsettiğim "kuşak etkisi"nin görülme olasılığı artar.
5- JPEG oluşumu sırasında "Quantization" işlemi sırasında ışığın tonları gölgeler-parlak bölgeler arasında dağıtılırken ton kaybı olur, bu da posterleşme etkisini arttırır.
6- Renk uzayını değiştirmek RAW için çocuk oyuncağı, ama JPEG'de renk uzayı bilgisi fotoğrafa yazılmış durumda. JPEG dosyalarında da renk uzayını değiştirmek mümkün ama bu piksellerle oynamak demek, ne yaparsanız yapın sonuçta JPEG etkilenecek. Halbuki RAW dosyasında renk uzayı bilgisi yok, istediğiniz uzayda çalışabiliyorsunuz.
7- RAW dosyasında beyaz ayarını istediğiniz gibi ve istediğiniz zaman değiştirebilirsiniz. JPEG'te de bunu yapmak mümkün ama piksel boyutunda müdahale ettiğiniz için detaylar mecburen etkilenecektir. Örneğin RAW'da fotoğrafı işledikten sonra beyaz ayarı hoşunuza gitmediyse en son değiştirebilirsiniz.
8- Bayer tipi algılayıcılarda "mozaik yok etme" (demosaicing) denen bir işlem var. Bu işlem ilk sayfada bahsettiğim "1 kırmızı 2 yeşil 1 mavi"den oluşan piksellerdeki renkleri gerçek renklere çevirmek için kullanılıyor. Bu işlem ciddi yüksek işlemci gücü gerektiriyor, ve şu anda hala fotoğraf makinesi işlemcileri PC işlemcileri kadar iyi değil, bu yüzden PClerdeki RAW çeviriciler ufak detayları daha başarılı işleyebiliyor. Ayrıca farklı RAW çeviriciler ile farklı algoritmalar kullanmak da mümkün. (Faveon tipi algılayıcılarda bu işleme gerek yok, ama %0.1'i hatırlayın :) )
9- Eğer makinede JPEG sıkıştırması ve parametrelerini agresif seçtiyseniz sonradan düzeltmek zor oluyor (Nikon'un renkleri? Şimdi geliyorum oraya). Özellikle bazı DSLR üreticileri JPEG fotoğraflar son kullanıcının gözüne hoş görünsün diye renk doygunluğunu ve kontrastı olduğundan fazla arttır. Bu durum ilk başta göze hoş görünse de detaylara baktığınızda hatalar göze çarpar. Örneğin fazla kontrast parlak bölgeler ve gölgelerde detay kaybına yol açabilir. Nikon ve Pentax giriş seviyesi makinelerinde bunu yapıyor. K-5'ten haberim yok, belki onda yoktur.


JPEG avantajları:


1- JPEG'in boyutu ufak olur. Böylece hem az yer kaplar hem hızlı çekim imkanı verir. Spor fotoğrafçıları %99 JPEG çeker. RAWları karta yazmak da kolay değil, hızlı bir karta ihtiyacınız var. Ayrıca RAWları saklamak daha fazla disk alanı gerektiriyor. Şu anda sabit diskler sudan ucuz ama çok güvenilir değiller. Ben 2-3 yılda bir disk değiştirmeye çalışıyorum.
2- Hemen baskı imkanı verir. Düzgün çekilmiş bir JPEG standart bir yazıcıda hemen yazılabilir. Ayrıca A3 baskıya kadar RAW-JPEG arasındaki detay farkı önemsiz, baskılarda çok farkedilmiyor. Siz yeter ki renkleri ve beyaz ayarını düzgün ayarlamış olun.
3- Eş-dosta rahatça gönderirsiniz. Örneğin annenize gönderdiğiniz torun fotoğraflarını nasıl açacağını anlatmak zorunda kalmazsınız ("anne şimdi Photoshop var, Camera Raw var, ya da Photoscape var, irfanview var" derken "evladım gel sen yap, ben anlamıyorum" cevabı alabilirsiniz)
4- RAW dosyalarını, özellikle yeni olanları, her program desteklemez. Ayrıca 15 yıl sonra eski RAWlarınızı açacağınız garanti değil. Aynı markanın farklı modelleri bile farklı tip RAW dosyası kullanabiliyor. Belki en garantisi hepsini DNG'ye veya PSD'ye çevirip saklamak.
5- RAW fotoğrafları işlemeniz gerekiyor. 100lerce fotoğrafını varsa bu "biraz" zaman alan birşey. Ama, aslında bu çoook büyük dert değil çünkü şu anda hemen tüm RAW çeviricileri makine ayarlarıyla RAW-JPEG çevirisine izin veriyor. Yani 100 tane fotoğrafınızı aynı anda makinenizde kullandığınız ayarlarla JPEG'e çevirebilirsiniz, bu durumda oluşturulan JPEG'in kalitesi makine çıktısı JPEG'den daha iyi olacaktır.
6- Hemen Facebook'a foto yükleyebilirsiniz :)


Şimdi aşağıda iki örnek vereyim, o kadar yazdık bir de gösterelim ki inanın :)




Yukarıda aynı sahneyi RAW+JPEG çekmiştim. İkisine de -2EV poz telafisi uyguladım. Soldaki RAW'da detaylar daha iyi korunurken JPEG'de renkler ve detaylar uçmuş.




Aynı sahnenin solda JPEG, sağda RAW hali. İkisine de +3EV uyguladım. Soldaki JPEG'de "posterleşme" ve parlak noktadaki detay kayıpları bariz.


NİKON'UN RENKLERİ


Nihayet geldik, Nikon'un canlı ve gerçekçi renklerine...


Ne diyorduk? Nikon'un renkleri gerçekçi. Şimdi aşağıda D700'ün üzerinde görelim:







Soldakiler RAW-JPEG dönüşümünden, sağdakiler direkt makine çıktısı ("Standard" fotoğraf modu). Ne görüyoruz? Makine çıktısı JPEGlerde kırmızı ve maviler aşırı doygun ve kontrast o kadar yüksek ki gölgelerdeki detaylar kaybolmuş. Yani öyle kırmızılar, öyle maviler aslında orada yok. Ama makine çıktısı JPEG ilk bakışta canlı ve çekici geliyor, hakkını vermek gerek. Özellikle oyuncaklar-kuklaları çektiğim fotoğraflardaki JPEGler cidden çok canlı ve janjanlı duruyor.


Amaaaaa, "renkler daha doğru" tezi doğru değil!!! "Ben canlı parlak renkleri seviyorum" ayrı, "Renkler daha doğru" demek ayrı. Tekrar söylüyorum, yanlış anlaşılma olmasın, "Nikon'un renkleri kötü" demiyorum, sadece "gerçek hayattaki gibi" değil diyorum. Ben bunu da bilerek D700'de genelde "Standard" modu kullanıyorum zaten.


ACR'de D700'ün ve 5DMarkII'nin RAWlarının renkleri ve tonlaması o kadar birbirine benziyor ki sanki aynı marka gibiler. 5DMarkII'nin JPEGleri tonlama ve renkler olarak RAW'a daha yakın. Kontrastı biraz düşük ama renkler gerçek hayata daha yakın (tam aynısı olmasa da).


Ve evet, gerçek hayat sıkıcıdır :)




Not: Fotoğraf tarihini yalayıp yutmuş olmak, lensleri dokunarak - gövdeleri sesinden tanımak, fotoğraf sıkıştırma algoritmalarını kafadan hesaplayabilmek sizi iyi fotoğrafçı yapmaz. Daha iyi fotoğrafçı olmanın yolu teknik bilgiyi pratikle birleştirip bol bol fotoğraf çekmekten geçiyor.


...

Nikon renkleri, RAW ve JPEG uzerine 1

TAŞINDIK: http://halkboyleistiyor.com

...
Not1: Bu yazı bilimsel bir makale değildir, yani okul ödeviniz veya projeniz için kullanıp rezil olma riskini almayın bence :). Teknik hata görüyorsanız uyarın, arada gözümden kaçmış olabilir.
Not2: Şekilleri/Yazının kısımlarını kullanacaksanız en azından bana haber verin (Bilgisayar dergileri dahil, anlayan anladı).


Midas'ın Kulakları


"Midas'ın kulakları eşek kulaklarııııı"... Bunu hatırlayan var mı? Hani tanrı Apollon "güzel müziği ayırt edemeyen, insan kulaklı olamaz" diye Kral Midas'ın kulaklarını eşeğe çevirmişti, bunu gören berber kimseye söyleyemediği için bir kuyuya (veya açtığı bir çukura) bağırarak "Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye bağırmıştı da etraftaki sazlıklardan bu ses etrafa yayılmıştı, falan da falan... Ben küçükken böyle güzel hikayeler anlatılırdı, artık anlatılıyor mu bilmiyorum. Eğitici hikayeler ve masallar çocuklar için müthiş yararlı, okullarda gösterilmiyorsa çocuklarınıza masal kitapları alın ve okuyun veya okutun.


Başka güzel söz ve hikayeler de var: "Kral çıplak!" var, "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!" var, "Cok mal haramsiz, cok soz yalansiz olmaz" var, "Nice insanlar gordum, uzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gordum icinde insan yok" var, "Ananı da al git!" var, "Sayın Öcalan aldığı kellelerin hesabını veriyor" var...


Ek olarak "Nikon'un renkleri" var.


- Abi Nikon'un renkleri daha gerçekçi
- Olum Nikon daha canlı ve gerçek renkler veriyormuş
- Canon'un renkleri mat ve cansız, ayrıca gerçek hayat gibi değil
- Fotoğraf Nikon'la çekilir
- Bizim fotoğrafçı bir abimiz var, Nikon'un renkleri daha iyiymiş ve fotoğraf Nikon'la çekilir dedi. Adam yılların fotoğrafçısı abi, daha mı iyi bilecen?
- Dün ilk makinemi aldım, Nikon D90, gerçekten Nikon'un renklerine hayran kaldım. Canon'unkiler çok sönük, böyle bir donuk yani...


Hmmmm... Burada bu efsaneyi anlatmaya çalışmıştım ama son Prag gezisinin fotoğraflarını karıştırırken "Nikon'un renkleri" gene aklıma geldi.


Renk


Renk ne ki? Türk Dil Kurumu'na göre Renk: Cisimler tarafindan yansilanan isigin gozde olusturdugu duyum. Ikinci tanimi da soyle: Duyulanmanin niteliginde, isigin tayfsal bilesim ayrimlarinin dogurabilecekleriyle ayni cinsten olan ayrimlari gozlemeyi ve ayirt etmeyi saglayan, gorsel bir duyulanmanin belirtisi, iralayici niteligi.


Bu ikinci "renk" taniminin Turkce cevirisine ulasamadim :)


Cok kisaca, beyaz isin demeti prizma adi verilen saydam cisimlerden gecerken gok kusaginin renklerine ayrilir. Gok kusaginin renklerini iceren, farkli renkleren olusan bu kusaga "tayf" ya da "spektrum" adi verilir.


"Gorulebilen renkler aslinda daha genis bir elektromagnetik tayfin alt kumesi:








Yani neymiş? İnsanlar kocaman bir dalgaboyu kümesinin yalnızca bit kadar bir kısmını görebiliyormuş.


İyi hoş da, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?


Anlayana yarar, hadi devam...


Peki fotoğraf algılayıcıları rengi nasıl algılıyor? Şu anda "renk algılama yöntemine" göre en yaygın iki tip filtre var: Bayer ve Foveon.


Kabaca, Bayer sisteminde her pikselde 1 kırmızı, 1 mavi, 2 yeşil ışık filtresi var. Kırmızı filtreden yalnız kırmızı, mavi filtreden yalnız mavi, yeşil filtreden yalnız yeşil renk geçebiliyor. Foveon X3'te ise üstüste üç filtre var, bu sayede aynı piksel içinde hem mavi hem kırmızı hem yeşil yakalanabiliyor.


Şekil buradan.
Yıllardır süren bir tartışma var: Foveon mu döver Bayer mi döver?

Hemen tartışmayı açayım:  Bayer tip algılayıcıdaki "demosaicing", "AA filtresi", "renk hataları" gibi sorunlara rağmen Foveon X3 kullanan tek firma olan Sigma'nın market payı %0.1'in altında.

Tartışma kapanmıştır.

Hangisinin daha iyi olduğunun pek önemi yok, bu satırları okuyan 1000 kişiden 1 kişi Sigma alacak, o kişi de gidip tartışmaları-karşılaştırmaları kendi okusun :) 


Not: Dikkat ettiyseniz, Bayer filtresinde %50 yeşil, %25 mavi, %25 kırmızı var. Bu demektir ki, yeşil renk daha iyi algılanıyor çünkü 2 birim yeşile karşılık 1 birim kırmızı 1 birim mavi var. İşte bu yüzden yeşillerdeki detayları yakalamak (Bayer filtreli algılayıcılar için) kırmızı ve maviye göre daha kolay, ve yüksek ISO'da yeşil kanalı "genelde" daha az gürültü verir. Belki işinize yarar diye söyledim...


Kardeş Nikon falan diyordun, olay nerelere gitti?


Gelicem o konuya, ama önce:


Her markanın artistik bir işlemci ismi var. Canon'da Digic, Nikon'da Expeed, Sony'de Bionz, Pentax'ta Prime, Olympus'ta TruPic vs.. İntel Pentium, AMD Athlon gibi. Bir keresinde bir forumda biri "En iyisi Pentax, çünkü Prime işlemcisi var" demişti :) Eh yani...

Bir gövdede hemen herşeyi bu işlemci yapıyor. Renkleri algılamaktan otomatik netlemeye, beyaz ayarından fotoğrafları işlemeye ve karta yazmaya kadar hemen herşeyden bu işlemciler sorumlu.

"Renkleri yukarıda algıladık ya, işlemciye ne gerek var?" diye sorabilirsiniz. Sorun sorun, çekinmeyin. "Kullanmayı bilmiyorsan neden DSLR aldın" diyenlerden değilim :)


Şimdi kısaca bir fotoğraf oluşturalım:

1- Yukarıda gördüğünüz gibi ışık algılayıcının üzerine geldi, filtreden geçti. Bakın hala renk yok, yeşil filtreden geçebilen ışık "yeşil" diye kabul ediliyor, mavi filtresinden geçen "mavi" ışık diye kabul ediliyor. Burada ışık fotonları piksellerde elektrik yükü oluşturur. Elektrik yükleri gerilime dönüşür ve bu gerilim arttırılarak (amplification) ADC'ye (Analog-to-Digital converter: Örnekselden sayısala dönüştürücü) gönderir.
2- ADC bu analog bilgiyi sayısal bilgiye dönüştürür. Yani "voltaj" değeri "rakam"lara dönüşür. Bu dönüşüm nasıl oluyor bilmiyorum, bilsem kitap yazar satardım, burada neden uğraşayım?
3- Şimdi ADC sayısal bilgiyi RAW dosyasına kaydeder. RAW dosyası, sizin makineden alabileceğiniz maksimum bilgiyi içerir. Bunu bir daha yazayım: "RAW dosyası, sizin makineden alabileceğiniz maksimum bilgiyi içerir." Yani ADC'de sonsuz bilgi olsa bile, siz RAW'da ne varsa onu görürsünüz. Bunu hatırlayın, ileride gene dönecem.
4- Elimizde hala "görebileceğiniz" bir fotoğraf yok. RAW dosyası sadece bir bilgi deposu. JPEG fotoğraf çekiyorsanız bu 4. aşama gerekli. Bu işlemciler renk körü, yani renkleri göremiyorlar. Makinede ölçülebilen tek şey ışığın şiddeti (intensity). Yukarıda bahsettiğim "filtreler"den geçen ışığın şiddeti ölçüldü, şimdi işlemci içindeki yazılım bu "ışık şiddeti"ni renge çevirir. Bu çevirme esnasında bir pikselin yan piksellerindeki renge de bakılır ve piksel içindeki renk buna göre karar verilir. Daha açıklıyım: Burada A, B ve C diye komşu pikseller düşünün. B ortada, A ve C kenar komşuları olsun. İşlemci B'deki ışık şiddetine bakıyor, sonra gidip A ve C'deki ışık şiddetlerine de bakıp B'deki renge karar veriyor. Aynı işlemi A ve C için de yapıyor, ama bu durumda A ortadaki piksel, B komşu piksel oluyor. Yani yazılımın aslında hem A'yı B'ye göre, hem B'yi A ve C'ye göre, hem de C'yi B'ye göre hesaplaması lazım. İşte bu hesaplar silsilesine "Bayer interpolasyonu" deniyor. 
5- Daha bitmedi! Şimdi bir "beyaz ayarı" düzeltmesi gerekli. Beyaz ayarı yapmak, kısaca, çektiğiniz ortamdaki ışığın kelvin değerine göre renkleri düzeltme anlamına geliyor.
6- Beyaz ayarı da yaptık, şimdi elimizde artık karanlık bir imaj var. Bu aşamada işlemci bu karanlık yaratığa "ton eğrisi" ve "gama düzeltmesi" uyguluyor .
7- İsterseniz değişik keskinlik, doygunluk, parlaklık vs... değerleri de JPEG'e uygulanıyor. Canon'da bu "Picture Style", Nikon'da "Picture Controls" diye geçiyor. Diğer markalarda da benzer ayarlar var.

RAW-JPEG dönüşüm algoritmasını merak eden varsa anlatayım. JPEG çevriminde fotoğraf önce 8x8'lik piksellere bölünüyor ve bu gruplara "Ayrık kosinüs dönüşümü" (discrete cosine transformation) uygulanıyor, bu basit formül aşağıda:




Hala "JPEG nasıl oluyor acaba?" diye merak eden var mı? Ben de öyle düşünmüştüm :)


Artık elimizde nur topu gibi bir JPEG var. Özetle: Işık piksellere geldi, ADC bunu sayısal bilgiye dönüştürdü ve RAW olarak sakladı, sonra makine bu ışık bilgisini ve sizin seçtiğiniz ayarları (keskinlik, doygunluk vs..) kullanıp JPEG bir fotoğraf oluşturdu.

Nikon'un renkleri nerede?


Geliyorum geliyorum.


Peki sadece 3 renk var, diğerleri nasıl ortaya çıkıyor? Bayer algılayıcısında aynı anda hem kırmızı hem yeşil kutucuk dolarsa makine bunun "sarı" olduğunu, hem mavi hem yeşil kutucuk dolarsa makine bunun "turkuaz" olduğunu, hem kırmızı hem mavi dolarsa makine bunun "mor" olduğunu, tüm kutucuklar dolarsa "beyaz", hiçbir kutucuk dolmazsa "siyah" olduğunu anlıyor. Peki ara renkler nasıl çıkıyor?


Standart JPEG algoritmasında "ışığın şiddetinin" (yukarıda bahsettiğim) 256 (2 üzeri 8, çünkü JPEG 8 bit) tonu var olduğu kabul edilir. Her 3 renkte de (mavi-yeşil-kırmızı) 256 ton olduğunu düşünürseniz, aslında 256x256x256 = 16.7 milyon renk elde edebiliriz. Örneğin 128 mavi+128 yeşil+128 kırmızı bize griyi verir. Bu 3 değer değiştikçe elde ettiğimiz renk de değişir. Her 3 değerin eşit olduğu renklere "nötr renkler" denir. Photoshop'un renk seçme ekranında bunu göstereyim:


Photoshop'taki tüm "pikseller" işte bu değerler değiştirilerek oluşturuluyor.
Yukarıdaki resimde karenin içinde sağa gittikçe doygunluk, yukarı gittikçe parlaklık artar. Dikkat ederseniz karenin en altı tamamen karanlık.


Şimdi RAW'a dönelim. RAW dosyaları zamanımızda 12-14-16 bit olabiliyor. 12 bitlik bir RAW dosyasında 2 üzeri 12 = 4,096 ışık tonu, 14 bitlik bir RAW dosyasında 2 üzeri 14 = 16,384 ışık tonu saklanabiliyor. Yani 14 bitlik RAW dosyası 12 bitlik bir RAW dosyasından 4 kat daha fazla sayıda ton saklayabiliyor.


Sizin algılayıcınız ve ADC'niz alem-i cihan olsa, en fazla RAW'daki ton sayısı kadar ışık tonu görebiliyorsunuz. Örneğin ADC biriminiz 14 bit, RAW dosyanız 14 bit. Kayıp var mı? Yok. ADC biriminiz 22 bit, RAW dosyanız 12 bit. Kayıp var mı? Var, hem de 1024 kat, yani 4,190,208 adet ışık tonu çevirimde kayboluyor. İyi de ADC 22 bit mükemmel değil mi? Değil, çünkü senin ADC ile ilgin yok, sen sadece RAW ve JPEG'i görebiliyorsun, senin elinde 12bitlik RAW ve 8bitlik JPEG var. İşte bu yüzden Pentax K10D ilk ve tek 22bitlik ADC'ye sahip DSLR oldu. Sonraki Pentaxlar'ın hepsi 14bite döndü.


Bit bit bit, başımızın etini yedin, sonuca gelsen?


Geliyorum güzel kardeşim, birazdan.


Gene özet: Işık geldi, filtrelendi, ADC tarafından sayısal rakamlara çevrildi ve RAW olarak saklandı, JPEG oldu.


Işık demeti var, filtreleniyor, RAW denen bir depo var, sonra JPEG diye bir fotoğraf dosyası var, "bit" denen birşey var, var da var. Kafalar karıştı mı? Biraz daha detaya girelim.


JPEG en fazla 8 bitlik "ışık tonu" saklayabilir. Yani bir sahneyi 2 üzeri 8 = 256 kademede ışık ile anlatabilir. 14bitlik bir RAW dosyası aynı sahneyi 2 üzeri 14 = 16,384 ışık tonuyla anlatabilir. Zaten JPEG'in çıkış amacı renkleri sıkıştırarak dosya boyutunu insani boyutlara getirmek. İnsan gözü maksimum 16 milyon renk görebiliyor, ve JPEG de 16 milyon renk verebiliyor (256x256x256). İyi de neden hala RAW var, TIFF var? Acaba ton sayısıyla mı ilgili? Peki bu "ton"lar nereye dağılıyor? Bunları cevaplayabilmek için şimdi mecburen hep beraber "dinamik aralık" denen dalgaya giriyoruz :)


Dinamik olarak kaçmak istiyorum hocam


Biraz daha sabır...


"Dinamik aralık", çok basitçe, bir sahnedeki en parlak nokta ile en karanlık nokta arasındaki parlaklık değerleri arasındaki oran. İnternette envai çeşit site var bu mereti anlatan, hatta adına yazılmış kitaplar bile var. Yani benim burada uzuun uzun anlatmam mümkün değil, bu yüzden gene 3 yaşında biri anlayacakmış gibi anlatmaya çalışacağım.


İnsan gözü yaklaşık 24 stopluk (24 EV diyelim) bir dinamik aralığı ayırt edebiliyor(muş). Gözünüzü kapatınca gördüğümüz (veya göremediğimiz) karanlıktan çok parlak bir el fenerinin içindeki ampulu görebildiğimiz değere kadar insan gözü inanılmaz bir aralıkta "görebiliyor". Aslında bu inanılmaz 24 EV'lik dinamik aralığa "alışarak" ulaşabiliyoruz. Yani direkt karanlığa bakarsak gözümüz karanlığa alışıyor ve bir süre sonra etrafı seçebiliyorsunuz. Aynı karanlık odadan çıkıp aydınlık bir odaya girdiğinizde gözünüz yeni ortama alışana kadar etrafı seçemezsiniz, ama bir süre sonra gözünüz oraya da alışır. Aslında gözümüz hile yapıyor :)


"Aynı anda" seçebildiğimiz dinamik aralığın 10-14 stop olduğu söylenir. Gözümüz bu aralığı 24 stopluk bir aralıkta "gezdirerek" ortama uyum sağlamamızı sağlıyor. Aşağıda anlatmaya çalıştım:


Çok beğendim bu şekli, ne güzel anlatmışım di mi?
Yukarıdaki şekilde gözümüzün yaptığı numarayı görüyoruz. Ortamın ışığı değiştiğinde görebildiği aralığı (12 stop kabul ettim) sağa-sola kaydırarak uyum sağlıyor. Muhteşem bir özellik! Artık evrim midir yaratılış mıdır bilmiyorum (şimdi ben burada "evrim" sözcüğünü kullandım diye Blogspot Türkiye'de yasaklanır mı ki?).


"Stop" (EV) sözcüğünü, gene detaya girmeden, şöyle açıklamak gerek: Perde hızı (S) 1/250, diyafram f8 (A) , ISO100 üçlüsünü 0 EV kabul edelim. A ve S sabit kalmak şartıyla ISO'yu 200 yapmak size 1 EV (stop) kazandırır, +1 EV'ye ulaşırsınız. ISO400 gene aynı şekilde bir stop daha kazandırır ve +2EV'ye ulaşırsınız. ISO ve A'yı sabit tutarak S değerini 1/125'e çekerek de +1EV'ye ulaşabilirsiniz, ISO ve S değerlerini sabit tutarak A değerini f5.6'ya çekerek de +1EV'ye gidersiniz. Yani A, S ve ISO'nun bileşimi size EV değerlerini verir.


1/250 + f8 + ISO100 = 0EV ise
1/250 + f8 + ISO200 = 1/250 + f5.6 + ISO100 = +1EV
1/250 + f8 + ISO400 = +2EV
1/250 + f11 + ISO100 = 1/500 + f8 + ISO100 = -1EV
1/125 + f4 + ISO400 = +5EV


Standart tam stopluk A (diyafram) değerleri şöyle tanımlanmış: f1.0, f1.4, f2.0, f2.8, f4.0, f5.6, f8.0, f11, f16, f22, f32 vs..
Modern makinelerde standart tam stopluk ISO değerleri şöyle: ISO50, ISO100, ISO200, ISO400, ISO800, ISO1600, ISO3200, ISO6400, ISO12.800, ISO25.600, ve geri kalan saçma on-yüz-bin ISO değerleri.


Gözümüz 24 EV içinde 12 EV'lik şeritlerde gezebiliyor. Peki sayısal algılayıcılar nasıl?


Algılayıcılarda "piksel"ler var demiştik. Her pikseli kova olarak düşünün. Bu kovalar boş olunca 0, tam dolu olunca 255 değerlerini veriyor (ADC'nin voltajı sayısal rakamlara dönüştürdüğünü hatırlayın). Neymiş? Hiç foton yoksa (zifiri karanlık) kovada 0 foton var. Ortama ışık doldukça kovamız da dolmaya başlıyor.


Şimdi kovamızın 1 m3 hacme sahip olduğunu düşünelim. Bu durumda kova en fazla 1 m3 ışık alabilir, yani 1m3 = 255 değerini verir. Peki kova 2 m3 ise? Evet, 2m3 = 255 olur. 0,5m3'lük kova? Evet, çok akılıısınız hakkaten, 0,5m3'lük foton tanesi = 255 değerini verir. 2m3'lük kovaya 1m3 ışık gelirse 128 değeri atanır.


Peki kovaya 2 m3'lük ışık geliyorsa? 2m3'lük kova hepsini toplayabilecek, 1m3'lük kova yarısını, 0,5m'lük kova yalnız 1/4'ünü toplayacak, geri kalanlar kovanın dışına dökülecek. Yani kova ne kadar büyükse o kadar çok ışığı toplayıp "255" değerini verebilecek. Küçük kova, dışarı taşan fotonlar olduğu için, kapasitesinin üzerindeki ışığı "göremeyecek".




Yukarıdaki şekilde soldaki piksel (kova) bir-iki foton içeriyor, ama hala oradan 0 değeri okunma olasılığı var. Foton sayısının sayısal rakama dönüştürülmesi esnasında elektronik devrelerde oluşan "gürültü" sebebiyle ADC bazen bu fotonları algılayamaz. Bu yüzden üst sınıf fotoğraf makinelerinde bu devreler en temiz okumayı yapacak şekilde tasarlanır.
Not: SONY, Nikon ve Pentax için algılayıcı üretiyor ama geri kalan tüm devreler diğer firmalar tarafından tasarlandığı için SONY makineler ve diğerleri farklı performansa sahip olabiliyor.


Şimdi soldaki piksele "0" değeri atandı, bu bizim dinamik aralığımızın "alt limit"i oluyor. Gürültü seviyesi ne kadar azsa o kadar az sayıda fotona "0" değeri atanabilir.


Ortadaki piksel tam dolmuş. Yani ortamdaki tüm 30 adet ışık fotonunu toplayabilmiş ve RAW dosyasına 255 olarak aktarılan foton sayısı "doğru". En sağdaki "cücük piksel" dediğim piksel ortamdaki tüm 30 foton yerine 12 foton toplayabilmiş. Bu piksel, yalnız 12 fotona "255" değerini atayabiliyor. Ortadaki 30 fotona 255 demişken sağdaki yalnız 12 fotona "255" değeri verebiliyor. Ortadaki algılayıcının dinamik alanının "üst limit"i 30 iken sağdakinin üst limiti 12'de kalıyor.


Kova boyutunun, yani piksel boyutunun, ne kadar önemli olduğunu gördünüz mü? "Genel-geçer" kural olarak, bir algılayıcının MP/yüzey alanı oranı ne kadar yüksekse dinamik alanı o kadar dar olur. Örneğin zamanımızın 16MP'lik kompakt makinelerinin dinamik alanları "genel olarak" felaket kötü, 4 sene öncesinin 6 MP'lik bazı kompaktları bu konuda daha iyi.


Ama fotoğrafla ilgili her konuda olduğu gibi bu konu da bu kadar basit değil. Teknoloji geliştikçe firmalar bu sorunu farklı yollarla aşmayı deniyorlar. Örneğin, pikseller arasında duvarlar var. Bu duvarları mümkün olduğunda incelterek MP değerini arttırdığınız halde piksel boyutunu aynı tutmak mümkün. Canon 15 ve 18MP'lik algılayıcılarında bunu yaptı. 15MP'lik 50D ve 500D'de pek işe yaramadı ama 18MP'lik algılayıcıları başarılı. Aynı şekilde, 10MP'lik Pentax K10D'nin dinamik aralığı çok darken 16MP'lik Pentax K-5 en iyi dinamik aralığa sahip APS-C DSLRlardan biri. Demek ki neymiş? Teknoloji önemliymiş.


"BİT"E GERİ DÖNELİM


Dinamik alan konusuna "bit"ten girmiştik, aynı kapıdan çıkalım.


JPEG'de 8 bitlik, RAW'da 12 veya 14bitlik ton verisi var. "Ne kadar çok bit o kadar dinamik aralık" inanışı doğru mu? Yukarıda anlattığım gibi, dinamik aralık kabaca daha ADC devreye giremeden belli zaten. Ama belli olan şey bu aralığın üst ve alt limitleri. Arası ne olacak?


İşte 8bit-14bit konusu burada devreye giriyor.


Bir DSLR düşünün. Hatta düşündüğünüz Pentax K10D olsun ki bazı arkadaşlar mutlu olsun :) Bu "mükemmel-muhteşem-inanılmaz" DSLR'ın üst limiti +2.8 EV (highlight range), alt limiti -4.5 EV olsun. Yani bir sahneye tek bakışta bu DSLR 7.3EV'lik bir aralığı seçebiliyor. K10D JPEGlerindeki 8 bitlik ton bilgisi ile bu 7.3EV'yi doldurmak zorunda, yani 7.3EV'yi 256 ton ile geçecek. K10D'nin RAWları 12bit. Aynı 7.3EV'deki ton geçişini 12 bit, yani 4.096 aşamada geçersek nasıl olur? Tabii ki renk-ton geçişleri daha yumuşak olur.
Not 1: RAW'u işlerken sinamik alanı biraz daha arttırabiliyorsunuz, ama konuyu dağıtmayalım.
Not 2: Pentax K10D'nin dinamik aralığı "highlight" tarafında zayıf olduğu için JPEGlerde histogramın soluna kaymaya çalışır (yani sahneyi olduğundan daha fazla karartır). Bunun amacı parlak bölgelerdeki detayları korumak.


Şimdi aynı makine ile 6 stopluk bir dinamik aralığa sahip bir sahne çektiğiniz hayal edin. Yani sahnedeki dinamik aralık 6 stop. JPEG ile RAW'u karşılaştırırsak:


Her bir stopluk azalma, ışık miktarını yarıya indirir. Yani 1 stop yarı miktarda foton demek.


6. stop en aydınlık EV değeri. 5. stop 6EV'nin yarısı kadar fotona sahip olacak ("her stopta yarı ışık" kuralını hatırlayın). 4EV'ye düşerseniz, 5EV'nin gene yarısı kadar ışık olacak. 3EV'nin foton sayısı ne kadar? Evet, 4EV'dekinin de yarısı kadar. Bu böyle devam edecek.


JPEG'de (8 bit) 256 ton var dedik (0-255 arası), 12bit RAW'da 4.096 ton var (0-4.095 arası). Her EV değerinde ton sayısı yarı yarıya azalıyorsa, durum aşağıdaki gibi oluyor:




Teoride JPEG'de en parlak 2 stop tüm tonların %75'ini alıyor, daha karanlık tonlara pek birşey kalmıyor. RAW'da en karanlık bölgelere dağıtılan ton sayısı bile tüm JPEG'tekiler kadar (128+128 = 256). Aslında pratikte durum JPEG için bu kadar kötü değil, çünkü bu ayrımdan sonra işlemci sahneyi analiz edip "quantization" denen bir algoritma sayesinde bu ton değerleri yeniden dağıtır. Örneğin parlak bölgelerden alıp gölgelere 8 yerine 16 ton atayabilir, orta tonları biraz daha zenginleştirebilir (Robin Hood misali). Yalnız bu durumda toplam ton sayısı azalabiliyor (örneğin 256'dan 210'a). Yani parlak-gölge-orta ton dağılımı daha düzenli oluyor ama toplam ton sayınız azalıyor. Sonra yukarıda biryerlerde bahsettiğim "ton eğrisi", "gama düzeltmesi" uygulanıyor, ve yerlerde sürünen gölgeler bir miktar düzeliyor.


Gene teoride, JPEG bir fotoğrafa sonsuz dinamik alan kazandırabilirsiniz, ama o zaman durum daha da vahim olur çünkü kocaman bir aralığa gene 256 tonu (hatta daha az) dağıtmak zorunda alacaksınız.


Gözün ortama uyum sağlamak için 24EV'lik bir aralıkta 12EV'lik bir bandı sağa-sola kaydırdığını hatırladınız mı? Aynı hileyi sayısal makineler de yapıyor. Gökyüzünün parlak ama bulutlu olduğunu ve sizin bir manzara çekeceğinizi düşünün. Makineyi gökyüzüne tutarsanız çimler kapkaranlık olur, makineyi çimlere tutrarsanız bu sefer gökyüzü aşırı parlak çıkar. Burada makine kendi kapasitesine göre sahnenin dinamik aralığının içinde geziyor:


Tam orantılı olmamış ama idare edin.
Gördüğünüz gibi, çimenden okuduğunuzda makine gökyüzünü göremiyor çünkü tüm kovalar (pikseller) zaten dolu.


Bu sorunu aşmak için yıllardır "HDR" (High Dynamic Range) denen bir yöntem uygulanıyor, ama o artık ayrı bir yazının konusu.


Zamanımızda bazı makineler bu sorunu aşmak için çeşitli yöntemler deniyorlar. Nikon'daki D-Lighting bu yöntemlerden biri. Hemen hemen tüm markalar JPEG fotoğrafları için farklı yöntemler kullanıyor. Bu yöntemler kabaca fotoğrafa bütün olarak değil, bölgesel bakıp dinamik alan dışındaki tonları dinamik alan içine çekmeye çalışıyor. Aslında HDR benzeri bir yöntem (local tone mapping). Son iki yıldır bazi makineler HDR bile yapmaya başladı. IPhone4'te de bu özellik var.


Anlattık anlattık, şimdi JPEG-RAW farkını teorik olarak adam gibi gösterelim:





Yukarıdaki şeklin bir kısmı DPReview'dan alınma. Photoshop ve Paint'te aynı dosyayı 50 kere ardarda kaydettiğim için kalitesi bozuldu ama gene de konuyu anlatıyor. 8bit JPEG kısmında dinamik aralık arasındaki kademeli geçişlere dikkat edin. Aynı aralık 12bitlik RAW'da daha yumuşak tonlarla geçilebiliyor.


JPEG fotoğraflarda özellikle gölge kısımlarda "kuşak etkisi" (banding) denen bir görüntü bozulması olur. JPEG oluştuktan sonra pozlamayı değiştirirseniz (örneğin karanlık bir resmi aydınlatırsanız) bu etki daha bariz olur. Tamamen daha az ton sayısından kaynaklanan bir sorun. Düşünün, 0-255 skalasında bir noktada 25, yanında 28 değeri var. 28 değerli yerin ışığını arttırdınız ve 50'ye çektiniz. Şimdi 25-28 arasındaki ton sayısı artık 25-50 arasında dağılmak zorunda. Aynı sayıda ton daha geniş bir aralığa yayılacağından "posterleşme" (posterization) de denen bir efekt oluşuyor. 12 veya 14bitlik RAW'da iki nokta arasında daha fazla sayıda ton olacağı için RAW dosyaları pozlama telafisini daha rahat kaldırır.


Not1: 12-bit JPEG de var, ama çok kullanılan bir uygulama değil.
Not2: Orta format makinelerin bazıları 16bit RAW kullanıyor. Bu makineler genelde çok yüksek MP'ye ve daha geniş dinamik aralığa sahip olsukları için ton geçişleri daha önemli, bu yüzden 16bit RAW neredeyse gerekli.


Anladık Nikon'un renklerine dönüş yok, peki RAW mu JPEG mi?


Haaah geldi işte klasik... "RAW mu JPEG mi?"


Bu sorunun cevabı aşağıdakilere verilecek cevap ile aynı:


- Anneni mi seviyorsun babanı mı?
- Porsche mu Ferrari mi?
- McLaren F1 mi Land Cruiser mi?
- IPad mi dizüstü bilgisayar mı?
- Deniz mi kayak mı?
- Dondurma mı baklava mı?
- 5DMarkII mi 7D mi?
- CCD mi CMOS mu?
- Ukraynalı mı Kolombiyalı mı? (Çok ayıp, cıkcıkcık...)


Nevet, cevap: Duruma göre değişir! (ilk soruya da aynı cevabı veriyorsanız bir sorun var, yani "harçlığın miktarına göre" gibi yanıtlar biraz garip...).


Bu durumları sonraki sayfada gösterdim.


Sonraki sayfa: http://halkboyleistiyor.blogspot.com/2011/09/nikon-renkleri-raw-jpeg-uzerine-2.html



18 Tem 2011

Yarınlar bizim için geç artık

...
HELAL GIDA SERTİFİKASI TSE'NİN İŞİ DEĞİL

Peki kimin işi? Tabii ki GİMDES'in! GİMDES ne? (GİMDES = Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği).


Yani TSE yeterince iyi altyapıya sahip değil, ama bu amcaların altyapısı var? Ne gibi bir altyapı lazım bu iş için? TSE her birşeye bakabiliyor da buna mı bakamayacak? Yoksa bu işi sen yapıp eşek yüküyle para kaldırma peşinde misin?

İDDİA, BELİRTİLDİ, ... GÖRÜŞÜ HAKİM, UZMANLARA GÖRE..

Aşağıdaki haberin Türkçesi: "Merhaba, bizim bir fikrimiz var da, onu direkt size aktaramıyoruz, en iyisi üçüncü kişilerin ağzından size aktaralım":


Biri iddia etmiş, diğeri belirtmiş, bir diğeri "hani bana hani bana" demiş. Kim iddia etmiş? Belirten kim? Meçhul...

Dikkat ediyorum, son birkaç yıldır her PKK saldırısında "Ordu suçlu, aslında bu işi ordu yaptı, zaten PKK'yı ordu istiyor" şekli yorumlar arttı. Neredeyse hep PKK haklı, ordu sürekli hatalı.

Nasrettin Hoca ne demişti? "Hırsızın hiç mi suçu yok?"

BU ARADA...

Bu arada bu tip gazetelerde Suriye ile ilgili pek bir haber göremiyorum, halbuki daha geçen gün Hafız Esad'ın ipi İstanbul'da Hafız Esad Paşa Yalısı'nda çekildi. Hillary Clinton 13 şehit için değil, bu iş için ve İsrail'le aramızı düzeltmek için gelmiş demek ki. 2-3 gün önce de Kaddafi ile ilgili karar Türkiye'de alınmıştı. Çok ilginç bir ülke olduk vesselam, Amerika'nın sevmediği ülkelerle ilgili kararlar Türkiye'de alınmaya başladı, halbuki bu ülkelerle inanılmaz ticari ilişkilerimiz vardı daha düne kadar. Bu işten Türkiye zararlı çıkacak ama bakalım ne zaman anlayacağız.

Düş yerine gerçekmiş yaşanan

...
HER VEKİLE 3. PERSONEL

Milletvekillerimiz nihayet 4.'yü buldular galiba (Okey, King, poker de 4 kişiyle mi oynanıyordu?).


Şimdi bu haberin Türkçe'sini vereyim: 550 milletvekili = 550 ek personel. Bu personel yaklaşık 1500 TL alacak Vergi + sigorta + yol parası + yemek + sağlık harcamaları + falan filan derken bunların maliyeti 3000 TL'yi bulacak. 3000 TL/ay/personel * 550 personel * 12 ay = 19,800,800 TL

Yani, bütçeye gelecek ek masraf 8-10 milyon Euro arası olacak. TC Devleti böyle garip bütçeleri kaldırabiliyorsa CHP'nin "her işsiz aileye 600TL yardım" sözü inandırıcı gelmeye başladı.

Ayrıca, bu masraf nasıl geri gelecek? Yani bu işe alınacak adamlar sayesinde yılda en az 9 milyon Euro kar edebilecek miyiz?

Neyse, seçimlere daha 4 yıl var. Seçimden sonraki 6 ay içinde yapılanlar nasıl olsa unutulur, di mi?

14 Tem 2011

SANKİ YILLAR ÖNCESİNDE KALAN

......
ESKİDEN GÜZELDİ...

Eskiden güzeldi. Hasan Tahsin vardı, Ahmet Taner Kışlalı vardı, Çetin Emeç vardı, Uğur Mumcu vardı, Abdi İpekçi vardı, bildiğini yazan ahlaklı gazeteciler vardı.
Hasan Tahsin: İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan insan. Karşısında asker eğitimi almış üniformalı ve elinde silah tutan heriflere kurşun sıkacak kadar gözü kara vatanını seven var mı? Şimdikiler ne diyor: "Bölünsek ne olur ki?"
Ahmet Taner Kışlalı: Eski Kültür Bakanı, Cumhuriyet Gazetesi yazarı, akademisyen. Arabayı ısıtmak için 3 dakika önce arabaya gitmeseydi, eşi ve 28 günlük bebeği de bugün aramızda olmayacaktı.
Çetin Emeç: Öldürüldüğünde Hürriyet'in genel yayın yönetmeniydi.
Uğur Mumcu: Kimsenin girmek istemediği konulara girip, kimsenin cesaret edemediği konularda yazılar yazdı. Sonuçta  ne mi oldu? 24 Ocak 1993'te öldürüldü.
Bir konuşmasından: Biz, siyaset bakımından karşıtlarımıza özgürlük tanımazsak birer gizli faşistiz demektir.
Bir diğer konuşmasından: Türk vatandaşı kimdir: İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemesi hukukuna göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen, ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.
Buradakini seyredin, ve şimdiki durumu bir daha değerlendirin.

Şimdilerde böyle gazetecilerin sayısı az, olanlar da sindiriliyor.

Şimdikiler önce Atatürk'ü yerin dibine sokuyor, sonra Tayyip Erdoğan'ı Atatürk'le bir kefeye koyuyor! Bunlar bilmiyor ki bitmiş bir ülkeyi çukurun en dibinden çıkarmakla "van minut" demek aynı şey değil...

Şimdilerde "Türkiye bölünse ne olur canım?" diyorlar, "Atatürk ne yaptı ki, bak sonucu ne kötü oldu" diyorlar. Bunların bir tanesi yoktur ki o dönemde yaşasa bu ülkeyi kurtarıp yerine güçlü bir ülke kuranların arkasından destek olacak; o zaman yaşasalar bunların topu Paris'e kaçardı, Londra'ya sığınırdı.

Şimdikiler "Federasyon olsa ne olur ki?" diyorlar. Bunu kendileri mi yoksa Güneydoğu-Irak-Suriye'deki petrol yataklarına hükmetmek isteyen İngiltere-Amerika mı istiyor? Siz karar verin.

Şimdikilerin gazetelerindeki köşelerini korumalarının koşulu AKP yalakalığı yapmak, hem de körü körüne. Hergün şunu yazmak yeterli: Tayyip Erdoğan Atatürk gibi adam ama CHP 5 para etmez; AKP aleyhinde her konuşan ya faşist ya darbecidir; Ergen. davası daha bitmeden tüm tutuklular suçludur ve hatta dışarıda bırakılan suçlanmamış muhalif gazeteciler bile suçludur ve içeri alınmalıdır; yeni bakanlar kurulundakiler pek yakışıklı (Mehmet Barlas?) vs...

Şimdikiler dini kanal kisvesiyle ortaya çıkıp, birkaç yıl önce "kaka Amerika" diye yayın yaparken aynı Amerika'nın en büyük medya patronuna televizyonunu satmakta bir sakınca görmüyorlar (TGRT Murdoch'a mı satılmıştı?)

Şimdikiler neredeyse bedavaya Boğaz'da villa kapmak için veya oğlunun üzerine gitmesinler diye kanal kanal gezip hükümet yalakalığı yapıyor.

Şimdikiler hükümeti protesto eden herkesi "Ergen.....cu" ilan ediyor.

Şimdikiler...

"Cari açık" ne? Kabaca dışarıya ödediğiniz para ile kazandığınız para arasındaki fark. Harcamanız kazandığınızdan çok olursa ne olur? İyi de ekonomi iyiye gitmiyor muydu? 
Yoksa ekonomimiz Ali Babacan'ın aşağıda tarif ettiği gibi mi?

"Ekonomide bööle bir delik var" mı demek istiyor? (Hatırlatma: Ali Babacan 13 Temmuz'da "Avrupa sallanırsa Türkiye de hisseder" dedi. İyi de seçimlerden önce "Avrupa bizi takdir ediyor, onlar batarken biz çıkıyoruz" demiyorlar mıydı?

Adam daha gerçek manada tutuklanmadan adresini laboratuvar test sonuçlarına yazdılar bile. Yani planlama hakkaten bu kadar iyi olur, okyanus ötesini tebrik ediyorum.

Allah rahmet eylesin, ölünün arkasından böyle demek öğretildi bize. İyi de haber külliyen yalan ve hatta iğrenç! "Yargılanıp hüküm giymediği" için mi 18 yıldır saklanıyormuş? Yargılanmak için aranıyor olmasın? Bir de "mazlum" diyor, tebrikler hakkaten. Bu gazeteye göre o otelde canlı canlı yakılan insanları yargılamak gerekli demek ki. "Masum müslümanları suçlamak için öldüler!" başlığı da bekliyorum yakında bunlardan (ki benzer başlıkları o dönemde bu gazetelerde görüyordum).

Soldaki muhteşem bir başarı. 24 saat geçmeden o kadar adamı tak diye yakalamış İstanbul Polisi. Peki soldaki başarıysa, sağdaki ne? Sivas'a İstanbul Polisi'nden bir-iki eğitmen mi göndermek gerek? "İsteyince" suçlular bulunuyormuş demek ki...

Yukarıdaki fotoğrafın altına yazdığım "isteyince suçlular bulunuyormuş demek ki" lafında sizi rahatsız eden birşey var mı? İpucu: Cafer Erçakmak henüz yargılanıp suçlu bulunmadı, bu yüzden hala "suçlu" değil. Ama o kadar alışmışız ki insanları hemen yargılamaya, tahminen "suçlular" lafı sizi rahatsız etmiyordur.

Bunlar ne olduğu, nasıl kurulduğu belli olmayan (aslında belli olan) gazeteleri rahatsız etmez. Nasıl mı? İşte iki örnek:


Bu haberlerin çıktığı gün ortada yalnız gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan şike "iddiaları" vardı. Yani kimin ne yaptığı henüz kanıtlanmamıştı. TFF ne demiş? "Savcı iddianameyi vermeden adım atmayacağız, lig planlandığı gibi devam edecek". Yahu normali de bu değil mi? "Suçu kanıtlanmadan herkes suçsuzdur" lafı tanıdık gelmiyor mu? Ama Türkiye'de bazı kişiler ve organizasyonlar bu işi "suçsuzluğunu kanıtlayana kadar herkes suçludur"a dönüştürdüler, ve bu organizasyonlara gazeteler de dahil. Okyanus ötesini bir kez daha tebrik ediyorum, "good job!".



Aha seçmece bir haber daha. Nesi saçma bu haberin? "Bence" şunlar:
1- Ben ortaya çıkıp "şöyle şöyle belgeler varmış, ama yakmışlar" diye herkesi suçlayabilirim. Nasıl olsa belgeler imha edilmiş, ne sallasam tutar. "O evraklar imha edilmiş, valla!". Cahil halkım bunu okuyunca "vay vay bak adamlar ne yapmış, bir de saklamak için yakmış" diyecek doğal olarak.
2- Hala bir yerlerden belge bulunuyor yahu. Bu "Ergene." veya "Baly." işini planlayanlar ciddi gerizekalıymış demek ki. Dava başladığında orta zeka seviyesine sahip biri tüm delilleri yakmaz mıydı ki?
3- Bu "ortaya çıkan" bilgileri nereden nasıl öğreniyorlar yahu? Örneğin zamanında RP'den buharlaşan milyarlarca liranın belgeleri nerededir, bunları da bulabiliyorlar mı? Veya Deniz Feneri ile ilgili bir tane belge bulamaz mı bu gazeteler? Amaç "temiz toplum, ileri demokrasi" değil mi yoksa?


Son haber gazetelerden neden nefret ettiğimin kanıtı:

Soldaki ve sağdaki aynı haber, ama farklı "yorum"!!! Hakimin ne yaptığını bilemem, ama sağdaki gazetenin olayı aktarış biçiminden olayın ne kadar planlı bir hareket olduğu anlaşılıyor. Adamın önceden yaptıklarını kaydediyorlar, saklıyorlar, istemedikleri bir hareket yapınca "zaten böyle birşeyi vardı" diye sürüyorlar bilmem nereye. Yahu madem böyle birşeyi vardı, neden bekledin? Tüm bunları önceden bilip hakimi aynı pozisyonda tutmak suç değil mi? Sanki bunlar şantaj için gizlenmiş gibi...
Ayrıca sağdaki gazete hakimin tüm telefon kayıtlarını yayınlamış. Öh yani! Daha tayin emrinin üzerinden bir gün geçmiş, nereden buluyorsun bu kayıtları? Bu kadar mı servis edilir kardeşim? Örneğin Unakıtan'ın çocukları servetlerine servet katarken de telefonları dinlendi mi? Bu kayıtlar ne zaman yayınlanacak? Adamcağızı bir daha bakan da yapmadılar, acaba bu yüzden miydi?